30 Aralık 2011 Cuma

Olan biten...

Tarihe bak, 30 Aralık! Ve ben bu sene hiç bir şekilde yeni yıl moduna giremedim. Daha bir tane bile hediye almadım mesela. Yıllar sonra ilk kez dışarıda bir yıl başı geçireceğiz ama daha elbisemi almadım, yüksek topuklu rugan ayakkabı istiyorum aslında ama daha bir tek vitrine bile bakmadım. Bu kadar hevessizsin madem neden yazıyorsun dersen, bir yıl sonu kapanışı yapayım dedim. Bugünlerde birisinin ağzıma doladığı gibi "değerlendirelim" dedim yani.

2011 gerçekten de çok stabil giden hayat çizgimin içinde oldukça farklı inişler çıkışlar yaşadığım bir yıl oldu.


Annemi yoklayan hastalık, hepimizin ağzını yüreğine getirdi, hiç bu kadar büyük bir korku yaşadığımı hatırlamıyorum hayatta, Allah bir daha da yaşatmasın. Ne bana, ne de kimselere, düşmanıma bile hatta! Geldi de geçti!

Sonra Mart ayında 35 geldi, iyi dedim bağrıma bastım. Hoş gelmiş. Hep derlerdi, bazı yaşlar insanın hayatında mihenk taşıdır, kendine gelirsin, ne olduğunu anlarsın, ne olmadığını da. Öyleymiş gerçekten.

Sonra bir de Haziran ayı geldi. Haziran'dan bu yana her şey bir acayip. Ne kadar kontrol etmeye çalışsam da su yolunu kendi buluyor, dereyi yukarı akıtacak halim yok ya, bıraktım ben de, ne olursa olsun.

Yani inişli, çıkışlı bol tempolu bir yıl geçirdim, yıl bitti diye biteceğini de düşünmüyorum. Bitmesin de zaten. Memnunum ben halimden, her ne kadar değilmişim gibi görünsem de.

Yeni gelen yıla hiç bir anlam yüklemiyorum. Sadece cebimde bir uçak biletim var 7 Ocak'ta kullanılmak üzere, bir bunu biliyorum şu an yeni yıla ait. Bunun dışında da plan program yapmaktan vazgeçtim çoktan, çünkü yapsam da bir şey fark etmeyecek biliyorum artık. Gelsin hayat istediği gibi. Bakarız icabına.

Hepimiz için sağlıklı ve mutlu günlerle dolu olsun gelen yıl...

26 Aralık 2011 Pazartesi

Olmaz, olmaz deme, "Olmaz" olmaz!



Anladım ben, "olmaz" diye bir şey gerçekten yok.

Sen istediğin kadar yırt kendini.
İstediğin kadar güçlü dur.
İstediğin kadar anlat.
Olacakla, öleceğe çare yokmuş.
Bir de bütün bunlar yaşanmadan bilinmezmiş.
Hayat resmen dalga geçiyor insanla.
İstersen kader de, istersen seçim.
Artık için nasıl rahat edecekse...










10 Aralık 2011 Cumartesi

Gün sayılı da olsa...


Çok özledim seni be!

Herhangi bir durumda göz göze gelip patlayana kadar gülmeyi, ya da hemen kirpiğimizin kenarında duran iki damla göz yaşımızı beraber dökmeyi. Rakı masasında 7-8 saatin sonunda geyiğin en alasına bağlayarak bitirdiğimiz, geceleri sabahlara çıkardığımız seansları. Aynı gecenin sabahında akşamın kritiğini yapmak için tekrar konuşarak geçirdiğimiz uzun uzun saatleri. Yeni gelişen durumlar karşısında yaptığın değerlendirmelerini, hiç uygulanmayacağını, herkesin kafasına göre takılacağını bildiğin ve doğrusunun bu olduğunu düşündüğün halde gerçek dost olmanın sorumluluğu ile bin kere de olsa bıkmadan anlattığın yapılması gerekenler listesini. Günde üç posta kapattığın kahve fincanını. Her ama her aradığımda duymaktan yıldığım telefonundaki meşgul sesini. Renkli kalemlerini. Sarı Sokaklara beraber gitmeyi... Daha bir milyon tane şeyi.

Şimdi sen yokken bunların çoğunu iki kişi yapıyoruz. Emanetlerine iyi bakıyoruz. O bana, ben de ona:) Çalışıyoruz en azından. Ama şu ara ikimizde de hayat yok be güzelim. Dış mihraplar bizi rahat bırakmıyor. Tam da şimdi lazımsın yani. Hele bu akşam nasıl zor oldu bir bilsen. Bazen olur ya, ne söylesen olmaz, karşındakinin kafasına girmez, çok da haklıdır çünkü öyle bir durum vardır ki söylediğin her şeyin yetersiz olduğunu bilirsin, sen bile inanmazsın ama illa da bir şeyler söylemek istersin, kafası dağılsın, neşesi yerine gelsin. İşte tam da o gecelerden birini yaşadık. Yine de teknolojinin gözünü seveyim. Yüzünü gördük, sesini duyduk, kameranın dibine sokmak itibariyle iki kadeh kaldırdık da biraz hafifledik:)
Ne kıymetliymiş, ne özelmiş, ne güzelmiş bir kez daha anladım. Çünkü sen yine bir şekilde anlattın...

Paris'e bizden selam söyle, ondan epeyce bir alacağımız var:)



"Zıvanadan çıkmak" ne demek?

Sizin doğrularınız ne kadar da büyük ve yaşanmışlıklarınız ne kadar da çok. Öyle ki beni yargılayabiliyorsunuz. Saygı duyardım. Keşke bilmeseydim aslında ne kadar da küçük dünyalarınız olduğunu. O zaman fikirlerinizin benim için bir geçerliliği olabilirdi belki. Ama siz dünyayı ne kadar biliyorsunuz, ya da geç koca dünyayı, benim dünyamı ne kadar biliyorsunuz. Bildiğinizi sanıyorsanız büyük bir yanılgı içindesiniz. Benim kocaman bir dünyam var. Öyle büyük ki içinde size bile yer var! Benim kocaman bir kalbim var, her şeye rağmen hala içinde yeriniz var. Yine de fazla zorlamayın benim tahammül sınırlarımı. Bir kalemde silmişliğim var! Göz dağı değil bu! Hayal kırıklığımın yarattığı öfke. Kalbimden geçen. Öyle ki, neredeyse üzerinde benden başka kimsenin olmadığı bir adaya, yanıma üç şey alıp gidesim var!
Sıyrılın maskelerinizden. Ya iyi olun, ya kötü! Bu kadar arada kalmak insanı yorar. Sizin bu gri haliniz beni kararttı! Ya benim olun, ya "el" olun. Ama ikisini birden istemeyin. Kimsenin böyle bir hakkı yok! Benim buna eyvallahım yok. Daha da söyleyecek lafım yok!

7 Aralık 2011 Çarşamba

Aslanlar gerekeni yaptı...

4 yaşındaydım Galatasaray marşını ilk söyleyip, Galatasaraylı olup, Galatasaraylı öleceğime dair andımı içtiğimde. Fenerbahçe taraftarı olan babam, 4 yaşındaki küçük kızını elinden tutup Galatasaray SK'nın yüzme okuluna kayıt ettirmişti. Her sabah marşımı söyleyip, andımı içtim. O yaşta bile tüylerim diken diken olur, içim titrerdi yanında Türk Bayrağı dalgalanan o bayrağın önünde marşımızı söylerken. O yıl bir sezon gittim, sonra 8 yaşında bir sezon daha gittim. Galatasaraylı olmak ne demek taa o zamanlar öğrendim ben. Sonra da yolumdan dönmedim zaten.

Fenerbahçeli babanın fanatik Galatasaraylı kızı olarak hep sonsuz zevk aldım babamı kızdırmaktan. Fenerbahçe'nin kaybettiği Çaykur Rize maçları sonrası kendisine taze demlenmiş tavşan kanı çaylar ikram ettim, o da kaybettiğimiz Denizli Spor maçlarının sabahında horoz sesleriyle uyandırdı beni. Böyle tatlı tatlı didişip duruyoruz yıllardır. "Kendi ellerinle yaptın" diyorum, "katlanacaksın:)"

Fair play'e inanan bir taraftar olmaya çalışsam da fanatik tarafım zaman zaman daha ağır basabiliyor. Özellikle derby mücadelelerinde, Şampiyonlar Ligi ya da UEFA kupası maçlarında. Sinirleniyorum, nabzım hızlanıyor, abuk sabuk bağırmalar falan, kaptırıyorum yani kendimi. Bu yüzdendir ki bu gece maçı seyretmemeye karar verdim. Çünkü ciddi, ciddi üzülüyorum, moralim bozuluyor, gece kötü bitiyor malubiyet geldiği zaman. En iyisi seyretmemek dedim. Hiçbir organizasyon da yapmadım. Sonuç, maç başladıktan 5 dakika sonra naklenfutbol.com'dan sesini sonuna kadar açarak dinlemeye başladım maçı. Ve tabi ki çok pişman oldum seyretmediğim için. İlk gol, ikinci gol, üçüncü gol. Yağmur oldu yağdı Galatasaray'ım. Terim'in öğrencileri yüzümüzü güldürdü.


Fatih Terim'in yeri çok başkadır bende. 1999-2000 sezonunda önce Arsenal'i yenerek UEFA kupasını ve sonra da aynı yıl Real Madrid'i yenerek Süper Kupayı bize getiren Terim ve Taffarel'li, Hakan'lı, Bülent'li, Ergün'lü, Suat'lı, Umit'li, G.Hagi'li, Emre'li, Hasan'lı, Okan'lı, Arif'li o kadroyu hiç bir Galatasaray taraftarının unutabileceğini sanmıyorum. Bizlere yaşattığı heyecan, sevinç ve gururu da. Hüngür hüngür ağlamıştım bizimkiler kupayı kaldırırken. Ağlamıştık. Kalabalık bir kadro ile izleniyordu çünkü o maçlar. Moda Deniz Kulubü'nün duvarları dile gelse de konuşsa, anlatsa nasıl kendimizi oradan oraya attığımızı atılan her golde.

Ben hep güvendim Terim'e. Babam çok şanşlı bir adam olduğunu söyler durur ama ben bir başarı hikayesi olduğunu düşünüyorum. Futbol sevgisi yetmez kazandırmaya, hırs gerekir, azim gerekir, inanç gerekir, ne lazımsa onu yapmayı gerektirir. Gerekirse soyunma odasında çocuk azarlar gibi azarlamayı gerektirir koca adamları, gerektiğinde oturup onlarla ağlamayı. Sabırlı olmayı, tahammüllü olmayı. Erkek olsan da önce spor adamı olduğunu hatırlamayı. En güzel örneğidir Galatasaray'ın Fenerbahçe stadında aldığı TSYD Kupası maçında yaşananalar. Ölene kadar unutamayacağım herhalde. Babamla gitmiştim maça. Fenerbahçe tribününde numaralıda oturmuştuk. Babam sıkı sıkı 38 kere tembihledi beni. "Sakın" dedi, "Sakın gol falan olur, ayağa fırlama gol diye" dayak yersin, alamam ellerinden. Sonuçta Galatasaray aldı o maçta kupayı, kaldırdı Fenerbahçe taraftarının önünde. Aman Allahım, hayatımda daha önce duymadığım acayip acayip küfürler. Maç öncesi 2 sıra arkamda keten takımıyla, elinde purosu Fransızca gazetesini okuyan cool amca bile. Beyefendilikten eser kalmamış, olmuş bir canavar! Terim'in, annesine, karısına, o zamanlar daha küçücük olan kızlarına bile. O kadar utanmıştım ki duyduklarımdan ve de ne kadar üzülmüştüm o zaman Terim için. Hiçbir şey yapmadı Adanalı Terim. Sadece taraftara döndü, eliyle susun işareti yaptı, susun! Elleriyle "yeter" dedi sonra. Yatışmadılar tabi ama ne çare. Spor adamı olmak o anda maça konsantre olmayı gerektiriyordu, döndü yüzünü sahaya futbolcularına konsantre oldu, kupayı da aldı çok şükür.

Şimdi tekrar takımımın başında olduğu için gerçekten mutluyum. Takımımı seyretmek yeniden zevk vermeye başladı geçen yıllardaki yetersiz futbolunun üstüne. Doğru transferler, gerekli konsantrasyon, kazanma isteği. Şimdilik hepsi yerinde, artarak devam ediyor. Umarım senenin sonunda özlediğimiz kupayı da getirir bize, tekrar Avrupa'da takımımı seyretme gururunu da yaşatır.

Bu gece için önce takımımızı ARENA'da deliler gibi destekleyen taraftarlara, takımımızın baş adamı Terim'e, sonra futbolculara ve de Terim'e takımı emanet eden yöneticilere teşekkürler. Bizleri yataklarımıza mutlu yolluyorlar, daha bir de yarın sabahı var bunun:)

Hepinize iyi geceler...

6 Aralık 2011 Salı

İçimde çalıyor bir kırık alaturka...

Size şöyle güzel güzel, cıvıl cıvıl bir şeyler anlatayım diyorum ama olmuyor bir türlü. Hep geceleri yazdığım için mi böyle oluyor acaba? Karanlık çökünce benim de mi içim kararıyor acaba? Halbuki geceyi severim ben gündüzden çok.

Bir şeyler ters gitmeye başlayınca her şey mi üst üste gelir? Bu bozulamayan bir klişe midir? Sanki birisi bir düğmeye bastı, herşey karma karışık oldu, sanki biri domino taşlarının ilkine dokundu, sırayla tıkır tıkır yıkılıyor hepsi.

Extra değişken ruh halim günden geceye inişli çıkışlı ilerliyor. Tabi ki sürekli böyle hissetmiyorum. Kötü yani. Ama tam derin bir "ohhhh" çekerken bir taş daha devriliyor. Hooop dön en başa. N'aapsam, kurşun falan mı döktürsem acaba tepemde dönüp duran bu kara bulutların dağılması için?

Sorgulamaktan sıkıldım, düşünmekten yoruldum, kafamda dolaşan tilkilerin kuyrukları birbirine değmesin diye sürekli uyanık kalmak zorunda olmaktan daraldım! Bu kadar düşündüm de bir soruca varabildim mi? Elbette hayır.

İyi düşün diyorlar, "secret" yap! Yok, artık buna da inanmıyorum. Secret'ın dibine vurduğum günleri de bilirim ben, anlatsam inanmazsınız o derece yani.

Bi rahat kalmak istiyorum ya, kafam bomboş olsun istiyorum. Canımın her istediğini söyleyebilmek. Hiç bir şey içimde birikmesin istiyorum. İçim kararmasın, daralmasın boş yere!

Sadece ama sadece beni mutlu eden birileriyle olmak istiyorum. Sırf o benim diye benimle birlikte olan, benimle yiyen, benimle içen, benimle seven, benimle yanılan.

Sonuna kadar güvenmek istiyorum, kafamı yastığa rahat koymak. Çıkarsız ilişkiler istiyorum, karşılık beklemeden vermenin erdem olduğunu bilen insanları istiyorum etrafımda. Sırtımı yaslamak istiyorum, birileri de benim arkamı toplasın artık, yeter.

Bu aralar pek optimist değilim anlayacağın. Canım sıkkın...

5 Aralık 2011 Pazartesi

Olmak ya da olmamak:)

Dün gece eve dönünce ne okusam diye kitaplarımı karıştırdım. Başucumda duranlardan bir tanesi de, geçen sene Galata'daki ofisine gittiğimde tanıştığım, acayip sempatik, egodan arınmış, tipik kız arkadaş modeli bir insan olan Bahar Korçan'ın imzaladığı, kırmızı kumaş kaplı, içinde eskizlerinin, yazılarının bulunduğu kitap. İlk aldığımda her bir yerini incelemiştim. Çünkü şablonsuz. Her sayfası farklı tasarlanmış, insanda merak uyandırıyor.

Bir sayfaya şunları karalamış mesela:


Oldum olası

Olası şeyleri

Olması gerekenleri

Zorunlu "Ol" hallerini

Olmak fiilini berbat edenleri

Hele olası sevgileri

Hiç sevmedim.

Zorunlu olmalar

Olabilecek aşkları

Yaşanacak anları

"Ol" halinden

"Zor" haline dönüştürür.

Onun için;

Zorunlu hallerden geçip

Öz "Ol" halinle

Sev beni_


Ne kadar güzel anlatmış... Ne bir eksik, ne bir fazla. Hissettiğim kadar. Olmasını istediğim gibi...

2 Aralık 2011 Cuma

What about me?

Aynı anda herkesi birden mutlu etmek mümkün mü? Anneni, babanı, sevgilini, en yakın arkadaşları, iş arkadaşını, patronunu, müşterini... Bir de en son halin kalırsa kendini!


Uzun zamandır bunun için uğraşıyorum ama görüyorum ki mümkün değil. Başkaları için yaşamıyorum ama bazılarını sevdiğim ve istediğim için, bazılarını da görevim olduğu için yapmaya çalışıyorum. E olmuyor tabi. İllaki bir şeyler daha az oluyor, birileri mutluyken, birileri mutsuz oluyor, bütün çabama rağmen.

Çünkü benden bir tane var. Bir tanecik kalbim, bir tanecik beynim, muhteşem gülüşümü sergilemeye yarayan bir tanecik ağzım, güzel laflarımı dışa vurmak için bir tanecik de dilim! E olmuyor, yetemiyorum işte.

Ondan sonra gelsin sorular. Neden suratın asık senin?, beni niye aramıyorsun?, mesajıma neden cevap vermedin?, neden gelmedin?, neden gülmedin?, neden sevmedin? Falan, falan, falan...

Bu kadarım arkadaşım ben. Mükemmel değilim. Nasıl olunur onu da bilmiyorum.

Bugünlerde her türlü sabıkalıyım senin anlayacağın.

1 Aralık 2011 Perşembe

Hiç konuşmadın. Sonra bir konuştun... Bütün konuşmadıklarına bedel! Dinledim. Söylemek istedim, nasıl anlatacağımı bilemedim. Sen söyledin rahatladın. Ama işte yine hiç bir şey sormadın...

25 Kasım 2011 Cuma

İzmir'li küçük kız


Yaklaşık bir yıl kadar önce bir sabah ajansa girdim, gittim masama oturdum, çaprazımdaki masada yeni bir yüz. Kızıl saçlı, çilli suratlı, güzel gözlü bir kız. Tok bir ses tonu var, havalı. Öğrendim ki yeni stajyermiş. İyi dedik, gelllsin, alırız onu da bünyeye:)

Aylar hızla geçti, küçük stajyer dişli müşterilerle baş edebilecek kadar büyüdü-serpildi ve müş.tem. olarak devam ediyor şimdi. Geçen zaman sadece mesleki ünvanını değiştirmedi. Hayatı da yavaş yavaş değişiyor. Küçük İzmir'li bügünlerde büyük bir heyecan yaşıyor. Kendine İstanbul'un muhteşem Boğaz manzarasına sahip, sevimli, tertemiz bir ev tuttu. Ajansa da yakın. Artık sabahları 08:15'te uyanarak, salına salına yürüyerek gelebilecek işine. 

Bu yeni ev hadisesi onunla beraber bizi de sardı. Eksikler belirleniyor, listeler yapılıyor, IKEA'nın web sitesi günde bir kaç kez geziliyor. Elektrik, doğal gaz nasıl bağlatılır, bulaşık makinesi servisi nereden bulunur, kahverengi mobilyalar nasıl beyaza boyanır, paralar çil çil nasıl saçılır kaç gündür en önemli gündem maddelerimiz.

Dün akşam iş çıkışı gittik eve, ailesinin İzmir'den gönderdiği eşyaları şöyle bir ayırdık, bir kısmını arka odaya, bir kısmını mutfağa taşıdık. Bir kısmı da hala ortalıkta kalacak şekilde olduğu kadar toparladık. Salonu yerleştirdik, en uzunumuz da perdeleri taktı, cam masanın üzerine de Bodrum işi örtüyü serdik, o boş ev oldu sana sıcacık yuva. Bir de üzerine Dominos'tan ilk pizzamızı yedik. Sonra şöyle bir baktık, "Oldu işte" dedik, "Bu kadar". Bu haftasonu da evinin geri kalanını yerleştirecek. O kadar heyecanlı ki, o kadar gerçek bir heyecan ki yaşadığı, dün akşam Boğaz Köprüsü'nün yanar döner ışıklarına karşı sigaralarımızı içerken "İki level sonra delirmenden korkuyorum, hazırlık evresindesin" gibi bir şeyler çıktı ağızımdan, sürekli kocaman bir gülümseme var suratında. 

Kafasında hayatıyla ilgili, çok önemli, çözmesi gereken başka konuları olsa da bugün yaşadığı bu heyecan aslında sadece kendine ait bir çatıya sahip olmaktan değil, başarabildiğini, daha çoğunu da başarabileceğini görüyor olmasından bence. Haksız da değil. Onun için hayatında yeni bir dönem başlıyor.

Hoşgeldin İstanbul'a İzmir'li küçük kız...

21 Kasım 2011 Pazartesi

Her okuduğuna inanma!




Yaklaşık yedi senedir reklam sektöründeyim. Hasbel kader bir şeyler öğrendim. Bu bloğu ise mesleki bir paylaşım platformu olarak düşünmedim hiç. Burası benim olabildiği ölçülerde, belirli çizgilerin dışına çıkmadan duygu ve düşüncelerimi yazdığım kilitsiz defterim oldu. Ama işte bizim iş yaparken "Daha çok okunsun abi, daha çok dikkat çeksin, patlatsın yani mevzuyu" şeklinde kafa patlatarak aradığımız başlıklardan biri geldi benim postumun başına kondu farkında olmadan. Böylece reklamın gücü sonunda benim duygusal dünyama da sıçradı.

2010 yılının Kasım ayından beri yazıyorum. Hiç bir postum son yazdığım kadar okunmamıştı. Dedikoducu milletiz vesselam. Başlığın gücü sayın okuyucu. Başlıkları genelde yazının içinden çıkarıyorum, ya da ana fikri başlık haline getiriyorum. Bu sefer de öyle oldu. Bilgisayarın başına oturduğum zaman ne yazacağımı planlamış olurum ve her seferinde tamamen onun dışında bir şey yazar kalkarım. Bu postta da konu döndü dolaştı kendi kendime geldi. Bugünlerde kendimle ilgili yaptığım gözlemler sonucunda tespit ettiğim değişimi yazarak bitirdim yazıyı. Son olarak da başlığı düşünmeye başladım. Ve inanın bana hiç bir strateji gütmeden-yani derdim daha fazla okunsun değildi- "Yeni biri" başlığını yazıp yayınladım postu.

Ve işte sonuç, 110 kere tıklanmış postum. Başlık yazımı sattırmıştı. Ey okuyucu, nerelerdeydin bugüne kadar? Neler neler anlattım da bu kadar rağbet etmedin ama konu magazine dayanınca tıkır tıkır tıkladın:) Daha bir gün önce görüştüğüm, hayatımı noktasına virgülüne, aldığım nefese kadar bilen, kız kardeşim diye nitelendirdiğim canım arkadaşım bile beni "Anlat neler oluyor, kim kızım bu?" diye aradı. Hey Allahım. Dedim ki: Okudun mu yazının devamını? Tabi ki okumadan aramıştı beni, başlık kendisini o kadar heyecanlandırmıştı ki gerisini okuyacak kadar sabredememişti beni aramak için:)

Yine de mutluyum, tıklayan eller dert görmesin, eliniz alıştıysa eğer bundan sonrakilerde de aynı performansı rica edeceğim. Çok okunduğunu bilmek çok güzel bir duyguymuş.

Hürmetler:)

Zamanı geri aldım

Çocuksun sen. Kalbimdeki çocuk. Oysaki koca adamdın bir zamanlar. Adımlarımı bile sayan. Omuzumdaki hırkaydın. Gözümdeki ışık. İçimdeki heves. Şimdi olman gereken çağdasın. Yaşınla, başınla, huyunla, suyunla...

18 Kasım 2011 Cuma

Yeni biri...

Vay anasını sayın okuyucular diyorum...

Hiç bitmesin oldu mu beni şaşırtan olaylar dizisi...

Hep bir enteresanlık olsun, iki dakika sakinlik olmasın...

Bu sefer kimse değil, benim beni bu kadar şaşırtan.

Adeta bir aydınlanma yaşıyorum!!! Değişim. Metomorfoz. Devinim.

Ne dersen de.

Düşünce şeklim, yaşananlara bakışım, verdiğim hükümler, kararlarım, isteklerim, meraklarım... Hepsi farklılaşıyor.

Bir zamanlar zor alınan kararlar artık kolay alınıyor, bir zamanlar çok yufka olan yüreğim bugünlerde gevrek simit kıvamında, bir zamanlar hiiiç bana göre olmayanlar şimdi eğlenceli, bir zamanlar kadrajıma bile girmeyenler artık fotoğraflanmaya değer.

Elbette kendi kendime karar vermedim bir gece aniden böyle olsun diye. Bir kırılma noktası oldu. Ama o andan sonra hiç direnmedim eskisi gibi olsun herşey diye.


Galiba yaşamayı öğreniyorum? Daha farklı bir biçimde.
Beni ben yapanları yitirmeden. Orası tam bıçak sırtı işte. Yumuşak geçişler yaparak ama gereğinden fazla düşünmeden. Gereksiz detaylarla uğraşıp zaman kaybetmeden.

Hiç de fena bir şey değilmiş. Yine de birdenbire olmayacak biliyorum.

Yavaş yavaş...

20 Ekim 2011 Perşembe

Kader mi bu?






Dün sabah benim ülkem gözünü 24 şehit, 18 de yaralı asker haberiyle açtı yeni güne. Yeni ama karanlık güne. Oysa kaç gün sonra gökyüzünde güneş parlıyordu ama kararttılar, söndürdüler güneşi bile. Bu ne ilkti yaşadığımız ne de son olacaktı ve malesef hepimiz de artık bunu bilecek kadar farkındaydık durumu.

Dün ve bugün gazetelerde, televizyonlarda ve Facebook, Twitter gibi sosyal mecralarda herkes terörü lanetledi. Hepimiz profil fotoğraflarımızı değiştirdik. Yazdık, yazdık durduk, içimizi dökünce rahatlayabilecekmişiz gibi sanki. Ama ne fayda...

Saygıdeğer devlet büyüklerimiz büyük büyük sözler ettiler, yine tutamayacakları sözler verdiler. Söylediklerinin 24 tane genç çocuğun evine düşen ateşi söndürmeye, annelerin-babaların, nişanlıların, sevgililerin, eşlerin, minik bebeklerin gözündeki yaşı kurutmaya yeteceğini sandılar. Nafile, gitti giden!

Böyle zamanlarda Allah'a sığınırım hep, dua ederim, geride kalanlara sabır versin Allahım, metanet versin, güç versin diye. Bir de sorgularım haddim olmadığını bile bile, niye bunu yaşatıyor bize diye. Çünkü inancım gereği, eğer o istemezse yaprağın bile dalından düşmeyeceğini bilirim.

Bir de Mustafa Kemal Atatürk'ü düşünürüm. Düşünür, düşünür hayıflanırım. İçimden "Atam Atam sen kalk da ben yatam" demek gelir, bilsem ki olacak, Allah biliyor ya hiç süphe etmem onun uğruna kendi canımı vermekten. Çünkü malesef o kadar inançsızım artık bir şeylerin düzelebileceğine. Tek kurtuluş onun geri gelişi gibi geliyor bana.

Ülkesini ve insanlarını seven biri olarak tüm bu yaşananlar çok canımı acıtıyor. "Artık yeter" diye gidip birilerinin yakasına yapışıp sarsmak istiyorum aklı başına gelene dek. Ama "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" diyen zihniyete, ne desem, ne yapsam fayda etmeyecek gibi geliyor!

Bir de bugünlerde oğlunu, sevgilisini, kardeşini askere gönderecekleri düşünüyorum. Ben olsaydım gönderir miydim diye alıp-veriyorum kafamda. "Bir yolunu bulur göndermezdim"e çıkıyorum. Ülkesini bu kadar seven bir insanı bunu düşünmeye itenler utansın. Ben bunu söylemekten utanmıyorum. Eskiden "En büyük asker bizim asker" diye uğurlarken askere gençlerini, artık "Bu asker gidecek geri gelecek" diye uğurlayan bir ülkenin evladı olarak, hayır utanmıyorum!

Bu meseleye gerçekten yürekten kafa yoran insanlarımızın ve tüm şehit ailelerinin başı sağ olsun. Bugüne kadar bu vatan uğruna mantıklı, mantıksız her türlü koşulda can veren tüm şehitlerimizin de mekanı cennet olsun, hepsi ışıklar içinde olsun. Bir de yapabiliyorlarsa bu düzeni değiştiremeyen bizleri affetsinler...

11 Ekim 2011 Salı

1 life so live it!

Benim umudum kolay tükenmez, kızgınlıklarım uzun sürmez, kin tutmam, hesap-kitap yapmam, sabretmeyi çok iyi bilirim. Çünkü insanın değerini bilirim, bilmeye çalışırım en azından. Arkadaş, dost, sevgili fark etmez. Herkesin hata yapmaya hakkı olduğunu düşünür, kimseyi acımasızca yargılamam. İstisnalar hariç kimselere de sonuna kadar güvenemem, kapıyı hep aralık bırakırım. Bırakırım ki sonunda betona çarpmış gibi olmayayım. Oto kontrol denen illet küçük yaşlarımdan beri beynimi ve içimi kemirir, beni bir türlü rahat bırakmaz çünkü. Bir şekilde kendimi korumaya çalışırım aklımca.



Böyle yaşamaya alışmış bünye yine de zaman zaman kendini rahat, özgür bırakmak ister. Futursuz davranmak, canı nasıl isterse öyle yaşamak, yapmak istediği her neyse ölümüne dalmak ister. Dalar da. Gözünü karartır. Önünü göremez bu sefer. Bilmeden yürüdüğü yolda emin adım ilerler. Artık o saatten sonra hiç düşünmez ki eline, koluna, yüzüne batacak olan dikenlerin izi kalacak üzerinde. Bir daha eskisi gibi pürüzsüz olmayacak eli, kolu, yüzü, o ne kadar uğraşsa da iyileştirmeye, olamayacak.



Düşünmez, çünkü hayatın kendisine bir kere verilmiş bir hediye olduğunu bilecek kadar aklı başındadır. Dikene de değer, yara izine de aslında. Hem zaten insanın taşa sözü geçer de kendine geçmez. Bile bile…



Korkma sevgili okuyucu, bloggerın “despread” değil. Sadece bir durum tespiti. Şu kadarını söyleyebilirim ki hayat gerçekten hesabı bir türlü tutturamadığım bir oyun gibi. Tek başıma çözemiyorum.



Blogger'ın notu: Başlığa yazdığım cümle twitterda takip ettiğim birinin nicki aslında. Yazıyla çok özdeşleştiği için kullanmak istedim, umarım kızmayacak?

26 Eylül 2011 Pazartesi

Kime göre, neye göre!!!



Bütün kalkanlarımı indirirsem, gurursuz mu olurum?

Her gün içmek istersem, ayyaş mı olurum?

Sevdiğimi söylersem, zayıf mı olurum?

Doğru bildiğim yanlışı bile bile yaparsam, aptal mı olurum?

Sigarayı çok içersem, sonunda siroz mu olurum?

Peki bütün bunları yapmazsam, mutlu mu olurum?

Mutsuz olacağımı bile bile hiç birini yapmazsam yine de "doğru insan" mı olurum?

Saçma!!!






29 Ağustos 2011 Pazartesi

Farkinda misin?

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.

* * *

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...

Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.

"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram..

* *

Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır

Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..

* *

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun

Can Yücel

31 Temmuz 2011 Pazar

İncir Reçeli Güzeldir:)

Güzel ama çok sıcak bir cumartesi gününün öğleden sonrasını buz gibi bir sinema salonunda sinema eleştirmenlerinden çok övgü alan "İncir Reçeli"ni seyrederek değerlendirmeye karar verdik. Ben bir ön araştırma yapıp filmin fragmanını seyretmiş, fotoğraflarına bakmış, müziklerini dinlemiştim. Ağır bir aşk hikayesi ve bir trajedinin bizi beklediğini biliyordum, hazırlıklıydım yani. Neyse, aldık biletlerimizi, mendillerimizi yerleştik koltuklarımıza. Komik saçlı adamla (Sezai Paracıkoğlu), 25 yaşında pıtır pıtır bir kızın (Melike Güner)tanışmalarına, aşık olmalarına tanıklık ettik. Sonra ilk perdenin sonunda kız adamın kulağına bir şey fısıldadı ve "5 dakika ara" yazısını gördük perdede. Boğazıma yerleşen düğüm ve gözümün kenarında pusu kuran damla yüzünden kafamı sağ tarafa çeviremedim, sadece "bunu hiç beklemiyordum, hayır ya" şeklinde söylenebildim.

Filmi seyrederken, "benim tek şansım incir reçelini sevmek olsaydı bu kadar neşeli, boş vermiş, aşk dolu ve olumlu olabilir miydim?" diye düşündüm... Gerçekçi olalım, hayatta olamazdım, çekilmez biri olurdum muhtemelen!

Aşk Tesadüfleri Sever'den sonra seyrettiğim ilk Türk filmi İncir Reçeli. Güzel ama çok ağır bir hikayeyi güzel sahnelerle harmanlayıp (Aytaç Ağırlar) sunmuşlar seyirciye. Renkler güzel, ara ara çok güzel replikler var. En çok hoşuma gidenlerden biri "Hayatınıza İstanbul'dan katılıyorum" oldu galiba.

Filmden çıktıktan sonra kendi aramızda konuştuk, bana filmde "çok" gelenler bazılarına "az" gelmişti:) Göreceli işte:) En güzeli kendiniz seyredin, kendiniz karar verin.

Ama bence hem filmle hem de hayatla ilgili göreceli olmayan; "zor aşk" her zaman en çok kalbe kazınan oluyor galiba, ve de "ölümsüz" olan!...

İyi pazarlar:)

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Facebook, Facebook, hergün aradım durdum...

Tam tamına 4 yıl oldu bu illete yakalanalı. Benimle yeni tanışan, daha yakından tanımak isteyen herkes Facebook hesabıma bir göz atarak, tarzımı, tavrımı, sevdiğim içkiyi, yakın arkadaşlarımı, sevdiğim şarkıları, işimi-gücümü, fiziksel değişimimi, gitmeyi sevdiğim yerleri, haftada kaç gün çıktığımı, günlük ruh halimi (hava durumu misali, havalar nasıl olursa benim havam iyi olsun ama her gün iyi olmuyor haliyle) ve daha bir çok şeyi pıt diye öğrenebilir. Gizli-saklı hiçbir şey kalmadı!


Bana böyle olacağını söyleselerdi "hadi canım ordan" derdim, çünkü şu ara hiç belli olmasa da mahremiyete çok önem veririm aslında! Ya da "verirdim" mi demem lazım acaba!



Yok, deniyorum olmuyor, kendimi alıkoyamıyorum, hastalık gibi, her gün düzenli olarak birkaç yüz kez girip pıtır pıtır okuyup yazıyorum. Hayır, mantıklı düşününce kime ne benim ne zaman, nerede, kiminle olduğumdan! Ya da bana ne başkalarından. Hiçbirimizin mahalledeki meraklı ablalardan/abilerden farkı kalmadı. Bunun adı hayatını teşhir etmek mi? Gördüğün gibi çelişkiler içindeyim sevgili okuyucu. Tek tesellim bu hastalığa tek başıma yakalanmamış olmak. Bütün dünya sürükleniyor peşinden. Bir de hayırlı işlere de yarıyor Allahtan. Neticede hepimiz ilkokul arkadaşlarımızla buluştuk değil mi:) Bize yaradı da, kanı tutanlar gayet yeniden biraraya geliyor zaman zaman. Doğumlar, kayıplar, mezuniyetler, nikahlar, düğünler, partiler, filmler, doğumgünleri, sağolsun Facebook, anında info olarak hesaplarımıza düşüyor. İletişim açısından faydasını yadsıyamayacağım şimdi.


Bu arada Facebook'un beraberinde getirdiği iç akımları da var. Mesela "check in" bu aralar çok "in". Kim, ne kadar geziyor herkesin haberi var. Ancak birilerini ekiyorsan o saatler içinde, dikkat etmek, heyecana kapılıp yayınlamamak lazım! Ayrıca "profile picture" durumu da var tabi. İlla yandan bakılacak ve çapkın çapkın gülümsenecek! Çok şükür ben buna kapılmadım. Alnım açık, bütün albümlerimi gezin bir tane bile bulamazsınız. Ama bir tane çirkin fotoğrafımı da bulamazsınız. Çünkü çekilen bütün fotoğraflar itina ile ayıklanır ve hep en güzelleri koyulur albümlere. E cümle Facebook görüyor neticede, karizmayı yerle bir edemem.


Bir de bu ruh hali bildirimine yarayan status güncellemeleri sinirimi bozuyor, kimseninki değil de kendiminkiler ciddi bozuyor. Günlük hayatımda da öyledir zaten, ruh halim hemen yüzüme yansır, sesimden anlaşır, hiç saklayamam, politik olamam, maske takamam, kim olursa olsun karşımdaki umurumda olmaz, aynı şeffaflıkla Facebook statuslerime de yansıyor hadise ama gerçekten saçma ve tehlikeli, bir şekilde vaz geçmek lazım ama sanki içimde gizli bir güç beynimden parmaklarıma hızla akıyor ve BB veya bilgisayarımın klavyesinden sizlere ulaşıyor. Yani her türlü yakalanıyorum, kendimi ele veriyorum, gönüllü olarak hem de!


Gördüğün gibi tam bir Facebook kızıyım sevgili okuyucu, biliyorum aranızda benim gibi bu illete yakalanmış niceleriniz var, dozu farklı olsa da sonuç aynı. Hepimize, en başta kendime acil şifalar diliyorum. Herşey dozunda güzel:) Ama elimde değil, seviyorum:))) Hadi bakalım buyur buradan yak!



Bloggerın notu: Facebook illetini yazdığım bu postu size Facebook aracılığı ile ulaştırmış olmam da ayrıca şahane:)

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yaz, Yaz, Yaz...





Ben Mart doğumluyum, yani bir kış çocuğuyum ama günahım kadar sevmem kış mevsimini. Kat kat giyinmek zorunda kalırsın, benim gibi zaten ufak-tefek (en azından artık ufak-tefek) fazlalıkların varsa o kıyafetlerle iyice kalın gözükürsün. Dışarı çıktığında takır takıt titrersin, yani ben çok üşüyen bir insanım ve nefret ediyorum bundan. İki dirhem bir çekirdek giyinip çıkarsın, işe ya da randevuna gidene kadar rüzgardan ne saç kalır ne baş, yağmurdan-kardan ne kıyafet... Bir kahve keyfin vardır o da gelen sigara yasağından sonra kapı önlerinde zavallılar gibi dikilirken keyiften çok eziyet haline gelir... Daha yüzlerce sayabilirim...



Ama yaz öyle mi:)

Tiril tiril giyinirsin, omuzlarını özgür bırakırsın, ılık rüzgar süzülür üzerlerinden.

Yaz konserleri yaz gecelerinin belki de en keyifli yanıdır. Açık havada sevdiğin şarkıları avazın çıktığı kadar bağırarak söylersin, içini boşaltır, rahatlar, mutlu olur, evine gider mutlu, mutlu uyursun.

Pazar sabahları deniz kenarlarında günümüz moda deyimiyle brunchını alırsın. Saatlerce sürer, sabah sabah buz gibi karpuz yemenin hazzını yaşarsın.

Tatile gidersin, tatile:))) Benim gibi bir Bodrum aşığıysan kendini ilk fırsatta atıveririsin Ege'nin incisine. İskelenin üzerinde sezlongunda denize doğru uzatır ayaklarını, bilmem kaç faktörlü yağınla parlattığın vücudunu güneşe teslim edersin.

Denize girmenin tadına varırsın. Belki de dünya üzerinde vücudunu en özgür kılabildiğin yer olan suyun içinde türlü türlü maskaralıklar yaparsın. Uzaklara yüzersin, yüzersin... Çok yoruldun mu sırt üstü yatar dinlenir, sonra kaldığın yerden devam edersin. Buruş buruş olunca ancak çıkarsın sudan.

Bizim gibi Anadolu yakası çocuklarının en keyif aldığı yaz aktivitesini yaz boyunca defalarca tekrarlarsın, yani Caddebostan'a iner, örtünü alır, üzerine uzanır saatlerce yayım yayım yayılırsın. Şehrin yanıp-kavrulduğu saatlerde, sen denizden gelen serin rüzgarla saçlarını savurursun.

Ayaklarını seviyorsan eğer senin için ayrıca mutluluk kaynağı olur yaz. Pedükürünü yaptırır, renk renk terliklerini, stilettolarını giymenin tadını çıkarırsın.

Uzakta, başka ülkelerde, kıtalarda yaşayan, dostun, akraban, sevgilin varsa onlara kavuşursun, bütün sene sızlayan burnunun direği nihayet huzura erer...

Ve eğer şanslıysan, bir de bütün bunların üzerine aşık olursun! Sevgilinle kumların üzerinde, deniz kenarlarında elele yürür, huzurdan Nirvana'ya erer, aleme havanı atarsın:)


Daha sayayım mı sevgili okur:)


Seviyorum işte seviyorum yaz mevsimini, hem de çok. Yüzüm çoğu zaman gülüyor, cildim bir başka güzelleşiyor, halim tavrım değişiyor, seviyorum işte:)


Aşağıdaki iki linki tıklayarak okursan daha bir etkili olur, daha bir coşarsın, nacizane tavsiyemdir, bence değerlendir.



Öperim hepinizi...




24 Temmuz 2011 Pazar

Kalp unutur...


Günlerce süren koşuşturmacanın sonunda, tam da üzerine düşenlerin hepsini yapmış olmanın huzuruyla derin bir "ohhh" çekecekken, suratında tokat gibi patladı karşısındaki adamın ağzından çıkan o cümle. Ne yapacağını bilemedi, sebebini bilemedi, sadece oradan gitmek istedi... Gecenin bir yarısı uğraştı, uzaklaşmak istedi, olamadı, çaresiz bekledi...

Hayal kırıklığı denen duygu gerçekten yaşa, başa, erkeğe, kadına hiç bakmıyor. Eğer gerçek duygularla bağlıysan karşındakine, bazen ağızdan çıkan tek bir laf, bazen tek bir ters bakış seni paramparça edebiliyor. Sonra zaman geçiyor, olay soğuyor, konuşmalar-görüşmeler bir şekilde devam ediyor. Yine de malesef birşeyler hep eksik, kırık kalıyor. İlişkiyi tekrardan onarmak yıllar sürüyor. Tekrardan içinden gelerek sımsıkı sarılman yıllar alıyor. Ama sonunda oluyor. Gerçek duygularla bağlıysan karşındakine kalp eninde sonunda unutuyor... O yüzden sen ve o hep diğerlerinden farklı ve özel kalıyorsun. Araya ister sözler girsin, ister zaman, ister insanlar, ister yollar... Bazı şeyler ne olursa olsun aslında hiç değişmiyor... Sen de inan.

31 Mayıs 2011 Salı

Bir de!



Gerçekten bazen öyle bir sabrım taşıyor ki! Karşımdaki konuşuyor ama ben hiiiiç duymuyorum bile, konuşuyor, konuşuyor... Cümleler hep aynı şekilde başlıyor: "Bi de bla bla bla..., bi de bla bla bla..., bi de bla bla..." sonsuza dek sürecekmiş, hiç bitmeyecekmiş gibi. Derin nefes alıyorum, 10'dan geriye sayıyorum, daha bildik ne yöntem varsa. "Bir de" ne demek arkadaşım, söyleyecek tek bir şeyin kaldıysa "bir de" dersin, 10500 tane daha varsa demezsin değil mi? Allahım, sen bana sabır, aleme de akıl ver!!!

30 Mayıs 2011 Pazartesi

...

http://www.youtube.com/watch?v=hDiZyUPBcPQ


http://www.youtube.com/watch?v=cOfrS885C7E&feature=related



İlk üç ay...




İlk üç ay geçti bile... Annem dersini çalışmış, kontrol için yapılan tahlil neticeleri istediğimiz gibi çıktı:) Cumartesi günü tahlile gittiler babamla beraber, biz neticeleri pazartesi bekliyorduk aslında ama cumartesi günü ben yıllardır görmediğim, geçmişte hayatımın çok önemli dönemeçlerinden birini beraber geçtiğim birinin yanındayken ve tam da o "Güler Teyzem nasıl? Herşey yolunda değil mi?" diye sorarken geldi annemin iyi haber telefonu. Ben bu olayla ilgili her bekleyişte acayip gerildiğim için annemden duyduğum iyi haberle göz yaşlarımı akıtıverdim hemencecik. Ben telefondayım, o yüzüme bakıyor, anlamak istiyor, sonunda elimle OK dedim. Herşey yolunda:) Hayat gerçekten ilginç anlar yaşatabiliyor insana...


Şimdi de çok sevdiğimiz arkadaşımızın babası için duymayı bekliyoruz bu güzel haberleri sırasıyla. Biz nasıl geçtiysek kara tünellerden, feraha çıktıysak, onlar da geçecek, onların da evlerine bayram gelecek. Bütün dualarımız, iyi dileklerimiz onlarla, o da bunu bilsin, inansın istiyorum...


Hepinize güzel haberler duyacağınız süpper bir hafta dilerim...

5 Nisan 2011 Salı

Sen söyle be Sezen abla:)



Dinlerken çok eğlendim:) Duymayanınız varsa, duysun dinlesin dedim:)

Sözlerini anlamadan o şarkıları dinlerdim, Fransız filmlerini sevmez onun için izlerdim, Konforsuz pansiyonları yanında sevdim, Reçele peyniri karıştırmayı ondan öğrendim


Mezarıma bile gelmesin çok çektirdi o bana, Nasıl da safmışım, inanmışım be abla, Gözlerime bakıp da aşkından ağlarken, Bunu bana nasıl yapar söyle be abla


Abla abla aşkların pili bitmiş, Abla abla mantık iyi işmiş, Abla abla sen hep haklısın ya, Abla abla paydos valla


Anladım ben bu işi bir türlü çözemedim, Baktım dinledim demlendim değişmedim, Konforsuz aşkları kim bilir niye seçtim, Kalple mantığı karıştırmayı niye bilemedim


Mezarıma bile gelmesin çok çektirdi o bana, İçimde çalıyor bir kırık alaturka, Ben kaderime yanarken sen söyle Sezen Abla, Duramasın o kalpsizin oğlu sarı odalarda!!!

http://listen.grooveshark.com/#/search?q=ayse%20%C3%B6zyilmazel

4 Nisan 2011 Pazartesi

Biri beni durdursun!


Alış-veriş yapmak kesinlikle çok zevkli ve karşı koymak benim için çok zor ne yazık ki! Her ay kendime beni çok mutlu edecek bir şey belirliyorum ve onu alıyorum, yalnız bir terslik var, onu alırken yanında bir sürü başka şeyler daha alıyorum. Ve bu böyle param bitene kadar devam ediyor. Üniversite yıllarında kredi kartı kullanmaya tövbe etmiş biri olarak benim durumum: "ne kadar ekmek o kadar köfte". Ama demiyorum ki "benim cebimde şu kadar lira param var, şunu-bunu alabilirim, sonra dururum, böylece biraz da birikim yaparım". Hiiiiç, nerde!!! O para illa ki harcanacak, durduğu yerden sürekli göz kırpıyor bana! Ve sonunda nefsime hakim olamayıp illaki harcanıyor. Evet çok mutlu oluyorum kesinlikle alış-verişin sonunda ama bu kontrolsüz alış-veriş tutkusu benim kocaman bir insan olarak para yönetimi konusunda ne kadar başarısız olduğumun bir ispatı. Kesinlikle bir sonraki günü düşünmeden harcıyorum. O gün yanımda ne kadar varsa. Bir de harcarken fark etmiyorum, ancak gerçekten pahalı bir şey alıyorsam cüzdanımdaki parayı sayıyorum. Yoksa hiç, yolda kalsam, taksi param kalmasa müstahak!!! Cebimdeki 110 TL'nin 99,5 TL'si ile çok beğendiğim bir elbiseyi alip, dışarıda gezecek param kalmadığı için tırıs tırıs eve döndüğüm günler çok uzak değil!!!

Aynı çılgınlığı haftasonu tekrar yaşadım! Ama yine bu haftasonu radikal bir karar alıp söz verdim kendime, yeni sezona, bahara, cıvıl cıvıl vitrinlere yenilmeyeceğim! Ey "arzu nesnesi", sen mi büyüksün ben mi? Göreceksin!!! Harcatmayacağım kendimi sana!

31 Mart 2011 Perşembe

Karmakarışık!


Ben birini çok özlediğim zaman burnumun direği sızlar. Size de olur mu? Elbetteki öyle herkes için olmaz. Çok uzun zaman göremezsem, gözümü kapattığımda yüzü gözümün önüne gelmezse, sesini hatırlamak istediğimde duyamadığımı fark edersem, işte o an olur. Büyük panik anı. Hemen fotoğrafını çıkarır bakarım. Geçici çözüm. Bir müddet sonra tekrarlanır çünkü!
Hiç niyetim yoktu bu konulara girmeye ama bu gece ajansta çalışırken yan taraftan kulağıma gelen bir şarkı sağolsun, sızlattı burnumun direğini. Gidip camdan dışarı baktım. Ne kadar uzak olabiliriz ki diye düşündüm. İkimizde gökyüzüne baktığımız zaman aynı yıldızları görmüyor muyuz? Offf çok mu ağır oldu sevgili okuyucu:) Ama yalan mı söyleyeceğim size, aklımdan geçen buydu işte. Avuntu mu? Elbette ki, hem de en arabeskinden:) Ama işte insan beyni illa ki kendine bir çıkış yolu arıyor, yoksa nasıl alışacaksın ki. Daha doğrusu hiç alışamıyorsun zaten, insan özlemeye alışır mı? Saçma!

Birlikte gittiğiniz bir yerlere gittiğiniz zaman, arabayı park etmeyi adet haline getirdiğiniz bir sokaktan geçerken, çok sevdiği bir şeyi yerken ya da işte sevdiği bir şarkıyı dinlerken yakalanıveriyorsun. Böyle bir hain, sinsi duygu bu. Sen tüm umursamaz halinle yaşamaya devam ederken, en hazırlıksız anında ensene biniveriyor. Haliyle hiç birşey yapamıyorsun! Neden? Çünkü sen cici kızsın. İçinden neler geliyor ama yapmak istediğini değil, yapman gerekeni, sana yakıştırılanı yapıp, o an hiç birşey hissetmemiş gibi yola devam ediyorsun. Kim, ne ara yüklediyse bu sıfatı üzerime, kendilerine en iyi duygularımı iletiyorum buradan!

Korkma sevgili okuyucu, bloggerın depresyonda değil:) Olur öyle arada, sonra geçer...

Ah be arkadaşım, niye çaldın ki şimdi sen o şarkıyı, çok mu şarttı!!!

24 Mart 2011 Perşembe

Ey yüce 35!




Bugünü yazmadan bitirmek olmaz:) Tam bir yıldır bugünü bekliyorum çünkü!!! Evet sevgili okuyucu, ben oldum olası hep bayıldım doğumgünlerime:) Bittiği gibi yenisi gelsin isterim! Geçen yıllar beni korkutmaz, rakamları hiç düşünmem. Çünkü çok şükür ki hep çok bereketli, eğlenceli ve sürprizli geçer. Bugün de böyle oldu, tam da beklediğim ve istediğim gibi! Bütün gün 3,5 yaşındaki bir doğumgünü kızı gibi en sımarık ruh halimle gezindim ajansın içinde. Oysaki ben bugün tam da 35 oldum:) Peki bu umurumda mı? Tüm samimiyetimle söyliim mi: Diil! Neden bilmiyorum ama geçen yıllar beni hiç endişelendirmiyor, kendimi bana 35 yaşında kocaman bir kadın gibi hissettirmiyor, adeta okul formamı giyip okul servisine atlayacak kadar rahatım:) Yapmak isteyip de yapamadığım çok şey var henüz ama biliyorum hayat bana bütün beklediklerimi ve istediklerimi verecek, herşeyin bir sırası var, hepsi olacak sırasıyla, o yüzden hiç telaşlı değilim geçen yıllara karşı. Gelen her yeni yaşı umutla karşılıyorum, her geçen yılın ömrüme kattıklarını biliyorum. Güzel yaşamanın ne kadar önemli olduğunu, ömrün insana verilmiş en kıymetli hediye olduğunu da... O yüzden hakkını vere vere yaşamaya çalışıyorum, elimden geldiği kadar. Ve beni hiç yalnız bırakmayan sizler hergün hayatıma bir sürü güzellik katıyorsunuz. Belki bir güzel söz, belki birlikte içilen iki kadeh, belki bir güzel bakış... Yani aslında sizlerle oldukça kıymetli geçen yıllar:) İşte bu yüzden bugün yine bir zafer sarhoşluğu var üzerimde:)



Ve canım annem, sen, senin sağlığına kavuşuyor olman bana şu yaşıma kadar verilmiş olan kimse darılmasın ama en anlamlı doğumgünü hediyesi. Sen bana ikinci kere hayat verdin. Bunun için hep şükredeceğim...



Ey yüce 35, uğurunla geldin, böyle de devam et. Ben seni büyük bir coşku ve sevecenlikle karşıladım, sen de "Ne 35 mi?" diyenlere karşı beni mahçup etme:)


22 Mart 2011 Salı

No time, no fun!!!


İş çok, güç çok, organizasyon çok ama zaman yok!!! Şu saat oldu hala çalışıyorum daha da dayanabilecek olsam sabaha kadar gider... Yazamadım bir türlü, sinir oluyorum:( Ama bekle beni okuyucu, iki güne kadar geliyorum, malum kutlu doğum haftasındayız, doğumgünümde hiçbir şey beni yazmaktan alı koyamaz:)

Love u all...