10 Mayıs 2013 Cuma

Çok pis takarım!


Siz bir şeylere takar mısınız?
Ben fena halde takarım, hem de ağır takarım.
Bazen bir yerlere gitmeye takarım, gittikçe rahatlarım.
Bazen kitaplara takarım, almalara doyamam.
Birikir, birikir. Sonra da bitirmeye takarım.
Bazen bir t-shirte takarım. Parçalayana kadar giyer dururum.
Bazen de şarkılara. Ruh halime göre değişir.
Bazen dipteyim, sondayım, depresyondayım mode on, bazen de bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı dünya!
Şehirlere takarım. Bazen demedim, bunlar sabit çünkü.
İstanbul en büyük takıntım. Bodrum, Paris hemen arkasından gelenler.
Şu ara da yeni bir takıntım var efendim.
Öğle aralarında bilgisayarımı alıp aşağıdaki cafeye inip, sade Türk kahvesi içerken bir şeyler okuyup yazma takıntısı.
Taze geldi. Çok zevkli. Vazgeçemiyorum.
Bilenler bilir, bizim işimiz çok trafikli.
Ne telefon susar, ne gelen giden mail durur, ne in aşağı-çık yukarılar biter.
Yeni takıntım bu hızlı işleyişten kaçış oldu bana.
Açıyorum bloğumu yazıyorum.
Kulağımda kulaklığım, sevdiğim bir şeyler dinliyorum.
Aheste aheste kahvemi, sigaramı içiyorum bir yandan da.
Ve en önemlisi yalnız kalabiliyorum.
Sanırım bana asıl iyi gelen de bu oluyor.
Bu tek başına takılma takıntısı (buyurun bir takıntı daha işte) her halde tek çocuk olmaktan kaynaklanıyor.
Çocukken de, yani henüz bir sosyal çevre edinemeyecek kadar mini miniyken tek başıma saatlerce takılırdım. Hatırlıyorum, hiç de sıkılmazdım.
Bu tek başına takılmalar çok da uzun sürmedi aslında.
4 yaşında yüzme okulu, sonra da anaokuluna başlayınca sosyalleşmeler başladı.
Farklı çevrelerden farklı arkadaşlarım oldu. Hep çok arkadaşlı bir çocuk oldum.
Evimize de çok sık gelip giderlerdi. Çok şükür hiç mecburi yalnızlıklarım olmadı.
İnsanları severim.
Arkadaşlarımla, dostlarımla yaptığım sohbetlerin yerini hiç bir şey tutamaz.
Yokluklarını hayal etmek bile istemem. Allah hiç birini başımdan eksik etmesin:)
Ama işte ister çocukluk alışkanlığı diyin, isterseniz huy, isterseniz burcumun özelliği.
Tek başına takılmak benim için ayrı bir rahatlama yöntemi galiba. Seviyorum.
Yine de bu takıntı konusunda dikkatli olmak lazım.
Neye takacağını iyi bilmeli insan.
Yaşarken sizi mutlu edecek bir şeylere takın kafanızı.
Kendinizi, istemeden de olsa yalnızlıklara itecek takıntılarınız olmasın.

Hepinize süpper bir haftasonu tatili dilerim:)
See u, kiss u, bye...


2 Mayıs 2013 Perşembe

Huysuz Şirin olmak mı?



Ne baharmış!
Ne havasından memnun olabildim, ne rehavetinden.
Mayıs geldi de biraz biraz yazı hissetmeye başladım gibi.
Havayı güzel görünce Caddebostan'a attım kendimi geçen pazar.
Kadıköylüler bilir.
Bizim tarafın insanlarının en sevdiği yaz aktivitelerinden biridir çimenlere gitmek.
Aldım kitabımı, kahvemi, colamı, sigaramı.
Yaydım çimenlerin üzerine örtümü.
Bağdaş kurup oturdum.
Uzun uzun denizi seyrettim önce.
Ara ara kapattım gözlerimi, rüzgarı hissettim.
Ne kadar basit değil mi?
Bir örtü ve bir kitapla bütün günü geçirdim.
Ayakkabılarımı çıkardım, toprağa bastım.
Yan örtüdeki komşuların ikram ettiği kabak çekirdeğini çitledim.
Bir ara arkadaşlarım vardı yanımla, iki lafın belini kırdık.
İki arada bir derede kurban bayramının tatil planını yaptık.
Günün sonunda içimi sıkan bir takım düşüncelerin vücuduma yaydığı negatif elektiriği bastığım toprağın üzerine bırakıp öyle döndüm evime. 
Ve orada oturduğum müddetçe bu kadar şanslı olduğum için teşekkür ettim.
Elimin altında böyle bir yer, böyle bir imkan var, yaşadığım şehirde deniz var.
Çok pesimist olduğumdan değil ama gerçekten bazı şeylerin kıymetini bilmek, fark etmek lazım.
Huysuz Şirin gibi sürekli şikayet etmek ve etrafındaki insanların iliğini kemiğini kurutmak gerçekten çok sıkıcı. 
Hafta sonuna yaklaşıyoruz, hiç denememiş olanlar varsa içinizde gidin çimenlere, tavsiye ederim.
Alışkanlık haline getirmiş olanlarla da muhtemelen görüşürüz zaten yine oralarda. 
See you, kiss you, bye:)