10 Aralık 2011 Cumartesi

Gün sayılı da olsa...


Çok özledim seni be!

Herhangi bir durumda göz göze gelip patlayana kadar gülmeyi, ya da hemen kirpiğimizin kenarında duran iki damla göz yaşımızı beraber dökmeyi. Rakı masasında 7-8 saatin sonunda geyiğin en alasına bağlayarak bitirdiğimiz, geceleri sabahlara çıkardığımız seansları. Aynı gecenin sabahında akşamın kritiğini yapmak için tekrar konuşarak geçirdiğimiz uzun uzun saatleri. Yeni gelişen durumlar karşısında yaptığın değerlendirmelerini, hiç uygulanmayacağını, herkesin kafasına göre takılacağını bildiğin ve doğrusunun bu olduğunu düşündüğün halde gerçek dost olmanın sorumluluğu ile bin kere de olsa bıkmadan anlattığın yapılması gerekenler listesini. Günde üç posta kapattığın kahve fincanını. Her ama her aradığımda duymaktan yıldığım telefonundaki meşgul sesini. Renkli kalemlerini. Sarı Sokaklara beraber gitmeyi... Daha bir milyon tane şeyi.

Şimdi sen yokken bunların çoğunu iki kişi yapıyoruz. Emanetlerine iyi bakıyoruz. O bana, ben de ona:) Çalışıyoruz en azından. Ama şu ara ikimizde de hayat yok be güzelim. Dış mihraplar bizi rahat bırakmıyor. Tam da şimdi lazımsın yani. Hele bu akşam nasıl zor oldu bir bilsen. Bazen olur ya, ne söylesen olmaz, karşındakinin kafasına girmez, çok da haklıdır çünkü öyle bir durum vardır ki söylediğin her şeyin yetersiz olduğunu bilirsin, sen bile inanmazsın ama illa da bir şeyler söylemek istersin, kafası dağılsın, neşesi yerine gelsin. İşte tam da o gecelerden birini yaşadık. Yine de teknolojinin gözünü seveyim. Yüzünü gördük, sesini duyduk, kameranın dibine sokmak itibariyle iki kadeh kaldırdık da biraz hafifledik:)
Ne kıymetliymiş, ne özelmiş, ne güzelmiş bir kez daha anladım. Çünkü sen yine bir şekilde anlattın...

Paris'e bizden selam söyle, ondan epeyce bir alacağımız var:)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder