21 Şubat 2011 Pazartesi

Hayat...

Hayat insana öğretiyor. Çok fazla plan yapmamak lazım. Hiçbir konuda. Bir telefon gelir, bir rakam belirir bütün önceliklerin değişir. İnsanın bir yeri kesilince canı orada atar derler ya, onun gibi bir şey işte. Önemli olan gerekli anda kriz yönetimi denen şeyi hayatına entegre edebiliyor musun? Sana ihtiyaç olduğunda sapasağlam durabiliyor musun? Yanındakinin elini sıkı sıkı tutup, inansan da, inanmasan da "herşey yolunda, yok bir şey, meraklanma" diyebiliyor musun? İnsan olmak ne zor! Hepimizin başından geçen hikayeler bunlar, herkese göre şiddeti farklı yaşanabilir ama genelde kalpten geçen duygular aynı. Yanında tam lazım olduğu anda kafanı gömebileceğin bir omzun varsa ne mutlu sana, sen birilerinin karşısında kale gibi duruken birilerinin de senin üçüncü bacağın olması gerekiyor çünkü... Bir de hep inanman gerekiyor, ne geldiyse, geldiği gibi gider, hayat yine normale döner...

17 Şubat 2011 Perşembe

Düşün, düşün çoktur işin!

Bencil olmak kötü bir şey mi gerçekten? Önce ben demek çok mu yanlış? Belki evet, belki hayır. Adamına göre değişir galiba. Yani aslında mevzuya göre değişir galiba. Ama insanız işte hepimiz. Hiçbirimiz kendimize kıyamıyoruz. Farkında olmasak da hepimizin içinde bir kale gizli. Kırmızı alarma geçildiği anda toplar, tüfekler çekilir. Seni üzebilecek her türlü duruma karşı korumaya alırsın kendini. Bu da bir nevi bencillik değil mi? Çünkü beynin durmadan çalışır, en kötü senaryoları yazıverir. Ve işte akıl ve duygunun o ince ip üzerindeki çetin kavgası başlar! Akıl sana hükmetmek için her türlü numarayı yapar, içinden seni durmadan dürtükler "önce sen, önce sen, kendini düşün, güvenlik çemberinin dışına çıkma", duyguların ise yumuşakca fısıldar kulağına "Yapma, sen bu değilsin, cesur ol!" Ama film genelde mutlu sonla bitmez. Aklın, o yumuşak başlı duyguyu hırpalar, sonunda da alt eder. Aklınla baş başa kalırsın. Güven içinde, çok sevdiğin kıymetli benliğinle baş başa ve bir arpa boyu yol alamadan! Çünkü kim bilir kimin hesabını kesmişsindir, neyi bertaraf etmişsindir. Bir müddet kendini iyi hissedersin "iyi yaptım, ohh içim rahat şimdi, doğrusu da buydu zaten". Kime göre doğru, neye göre doğru, sana öğretilenlere göre mi, genele göre mi? Peki sen hep genelin içinde mi sürüklenip duracaksın. Ama zamanı geldiğinde ben bireyim diye bağırmayı biliyorsun! Ama işte günümüz insanı kendini bile bile ateşe atmıyor artık hiçbir konuda. Risk almıyor. Rutine razı geliyor. Yani şöyle böyle giden bir işi varsa değiştirmiyor, “aman iyiyim ben böyle, yuvarlanıp gidiyoruz işte” diyip aslında belki de önünde onu bekleyen farklı, riskli ama daha mutlu geleceği elinin tersiyle itiyor. Daha doğrusu itemiyor bile çünkü o fırsatın önüne çıkmasına bile izin vermiyor, o kadar kapatıyor kendini. Aynı şeyi insan ilişkilerinde de yapıyoruz hepimiz. Hayal kurmaktan vazgeçtik çoktan. Her şey günümüz şart ve gerçeklerine göre şekilleniyor ellerimiz arasında. Bir şeylerin uğruna mücadele etmek, kendini yormak kimsenin işine gelmiyor. Ama sıra dışı bir şeyler yaşamadan masal kahramanı olunmuyor işte. Ya prenses o anda es kaza fazlaca düşünüverip “ayyy öpersem siğil olur dudaklarımda” deseydi, yazık olmaz mıydı güzelim beyaz atlı prense? Yoksa çok mu büyüdük masallara inanabilmek için?..

I am not a braveheart!!!

Bazen o kadar pişman oluyorum ki bu bloğu kendi ismimle açmış olduğum için! Ben de bir Tuğçe Baran olsaydım fena mı olurdu. Oooooh gelişine yazardım. Aklıma geldiği gibi, canımın çektiği gibi. Şimdi ise kılı kırk yarıyorum. İstediğim herşeyi yazamamak gerçekten ızdırap. Bazı şeyler fena halde içimde kalıyor. Bugün mesela, aklımda yazmak istediğim top bir konu var ama heyhat, yasaklı konu. Kendimi bu kadar afişe edecek kadar cesur değilim henüz. Daha alışamadım yaşadığım herşeyleri herkeslerle paylaşmaya... Büyüyünce olur muyum acaba?

16 Şubat 2011 Çarşamba

Yükte hafif, pahada da ama kalpte kocaman!

Yeni yıl yaklaşıyordu ve kız sevdiği adama ne hediye alacağı konusunda cevapsızdı. Ucuz ya da pahalı fark etmezdi, özel ve anlamlı olması önemliydi. Düşündü, düşündü, düşündü... Sonunda kararını verdi! Adamın küçük yaşlarında seyrettiği, çok beğendiği, film koleksiyonuna katmak istediği ama bir türlü bulamadığı bir film vardı. Kesinlikle o alınacaktı!
Kız başladı aramaya. Yaşadığı şehrin altını üstüne getirdi ama yok, yok, yok... Bulamıyordu! Sonunda bir DVD dükkanı sahibi -kızın o güne kadar gördüğü en beyefendi adamlardan biriydi kesinlikle- "Ben bulacağım bu filmi size, bana bir kaç gün zaman verin lütfen" dedi. Kızın gözleri parladı "Anlaştık:)" diyerek beklemeye başladı. Sonunda haber geldi, film bulundu. Hem de koleksiyoncu şahsiyetin tam da istediği gibi VHS kaset olarak. İşte bu gerçekten harika olmuştu. Filmin İngiltere'den gelmesi için de bir kaç gün bekleyeceklerdi ama hiç önemli değildi, zaten beklenen kişi de başka bir ülkeden yeni yıl için gelecekti evine, yani daha zamanları vardı. Bir kaç gün sonra film DVD dükkanına ulaştı. Kız gerçek minnet duygularıyla adama teşekkür etti, yeni yılını kutladı ve adamın "Mutluluklar" dileği eşliğinde zaferine ulaşmış olmanın verdiği gururla dükkandan ayrıldı. Koyu lacivert, gümüş baskılı hediye paketi kağıtları ve gümüş rengi kurdeleler alındı, hediye süslendi püslendi. Artık gerçek sahibinin olmaya hazırdı.

Ve sonunda o gün geldi. Kız abartıdan uzak ama özenle seçilmiş yılbaşı yemeği kıyafetini giydi, kuaföre gidip saçlarını doğal bir şekilde tarattı, hafif bir allık, bir parlatıcı. İşte hazırdı. Bir taksiye atladı ve kalbi hılza atarken bunca aydır beklediği karşılaşmaya doğru yola çıktı.
Her zaman olduğu gibi kapıda sıcacık ve neşe içinde karşılandı. İçeri girdi, arka odaya geçti ve elindeki paketleri bıraktı. Salonda onları bekleyen yeni yıl sofrasına oturdular. Zaten fazla kalabalık değildiler. Neşeli bir şekilde sohbet ederek yemeklerini yediler. Saatler geçiyor herkes hediyeleri için sabırsızlanıyordu. Kız yerinden kalktı, arka odaya gitti, yerde duran büyük karton torbanın önünde eğildi ve diğerlerinin arasından aradığı paketi çekip çıkardı. Kafasını kaldırdığında kendisine bakan bir çift meraklı gözle karşılaştı "Ne yapıyorsun sen burada?" dedi adam. "Senin hediyeni alıyordum" diyerek elindeki paketi karşısındakine uzattı kız. Kalbinin sesi dışarı çıkacak diye ödü kopuyordu! Adam mahçup bir ifadeyle gülümserek teşekkür etti. Tam paketi açmaya yeltenmişti ki atıldı kız, "DUR! Açma hemen, tahmin etmeye çalış önce". Adam paketi tarttı, salladı ama sonunda "Bilemiyorum işte ne olduğunu, açayım mı?" diye büyük bir istekle sordu. Kız onay verir şekilde hafifçe kafasını salladı. Küçük bir erkek çocuğunun merakıyla paketi yırtarak açtı adam. Şöyle bir baktı, sonra tekrar dikkatlice baktı ve o koca adam kocaman bir çığlık atarak "İNANAMIYORUM!!!! Nereden buldun sen bunu, nereden biliyordun?" diye bağırdı ve kızı sımsıkı kucakladı. İşte herşey bu an içindi. Kız adamın yüzündeki ifadeyi gözleriyle görmüş, mutluluğun sesli halini kulakları ile duymuş ve şimdi de ödülü olan kucaklaşmanın tadını çıkarıyordu.

Sevdiği adamı bu kadar küçücük bir şeyle bu kadar mutlu edebilmekten daha kıymetli ne olabilirdi ki zaten!!!


"Love at funeral" 98'den alınan bir sahnenin tasviridir.

Bugün en çok duymak istediğim cümle: "Turp gibiymişim"


Üç gündür içimde bir huzursuzluk:( Annem Pazartesi günü tiroidlerinde dengesizlik olabilir endişesiyle DR.'a gitti. DR'da kendisinden başka tahliller , ultrason v.s. istemiş. Yani tiroid değil de başka bir şey olabilir şüphesiyle arayışa girmiş. O günden beri endişeli bekleyişimiz devam ediyor. Bugün ultrason çekildi, tahlillerle beraber akşam hepsinin birden neticesi çıkacak. Ne zor şey beklemek!!!

11 Şubat 2011 Cuma

Aşk Tesadüfleri Sever!!!

Hepimizin hayatında kırılma noktaları vardır. Öyle bir şey olur ki alın yazısı denen şey hoop yön değiştiriverir. Siz o anda fark edemeseniz de... Çoğu zaman da tamamen rastlantısal şekilde gelişir hadiseler. Benim hayatımda da var böyle hikayeler ama bugün egomu bastırıp kendimi başrolden uzak tutacağım:) Size anlatacak çok başka bir hikayem var çünkü!

Aylardır beklediğim bir film vardı. Hem hikayesini, hem oyuncularını beğendiğim için sabırsızlıkla bekledim. Geri sayım bile yaptım:) Sonunda o gün geldi, arkadaşım sürpriz yapmış, ikimize bilet almış:) 4 Şubat'ta gittim filme. Hem de ne gidiş. Saat 20:00'ye kadar süren bir ajans toplantısının ardından atladım taksiye ve vınnn 20:40 seansına uçtum. Uçarken fark ettim ki o telaş arasında cep telefonumu ajansta bırakmışım!!!! Hadiii geri dön, telefonu al tekrar düş yola. Şöfor amca ömrünün son günlerini yaşamaya yakın bir yaşta, bir de inatçı. Şuradan gidelim diyorum, yok, biraz acele edelim diyorum ona da refleksleri yetmiyor. Sinir içinde kaldım gidene kadar ve doğal olarak filmin ilk 10 dakikasını kaçırdım. Aylardır beklediğim filmin! İçeri girdim, arkadaşım elini kaldırdı, yer tespiti yaptım ve utana sıkıla insanları rahatsız ederek ve konsantrasyonlarını bozarak yerime ulaştım. Hemen bir özet aldım ve daldım hikayenin içine. Yani benim niyetim zaten dalmaktı ama o niyetle gitmeseydim de kaçınılmaz olacaktı sanırım. Şimdi burada filmin önemli detaylarını vermeyeceğim, hiç sevmem filmin sonunu söyleyenleri. (6. His, çocuk aslında ölüymüş!!! Bunu okuyan ilgili kişi kedini bilir!!!) Ama ne hissettirdiğini anlatabilirim. Bilemiyorum, ben belki de çok romantik bir tip olduğum için bu kadar etkilendim ama filmin içinde geçen o şarkıda da dediği gibi, "Olamaz mı? Olabilir" Olsun istiyorum! Böyle aşklar, yaşadığımız dünyada da olsun istiyorum. Gerçek, saf, çıkardan uzak, stratejisiz! İçinde şevkat barındıran, koruma kollama, özlem duygularını barındıran, ÖMÜRLÜK! Ömürlük derken olayı hemen evliliğe bağlamadım sevgili okuyucu, korkma:) Yani bir ömür hatırlamaya değecek kadar özel demek istiyorum. Ama sanırım bir tek filmlerde oluyor böyle şeyler ya da ben çok şey bekliyorum! İşte bu filmde de böyle bir hikaye seyrediyorsunuz. Sıcacık:) Off sevgili okur, içim içimi yiyor daha fazlasını anlatmak için ama yapmak istemiyorum, git kendin seyret, içinde kendini gör, mutlaka sana da dokunacak bir şey çıkacaktır, biliyorum.


Bundan bir kaç yazı önce size anlattığım içimdeki Ankara antipatisini bile kıracak kadar güzel Ankara görüntüleri vardı filmin içinde. Benim anlattığım o kazulet, kapkara şehir gitmiş, yerine bambaşka bir şehir gelmiş. Bu hikaye İstanbul'da geçseydi bu kadar etkilenirmiydim bilmiyorum, çünkü o zaman inandırıcılıktan çok uzak olabilirdi ama geçmişin Ankarasında o kadar doğal göründü ki bu hadiseler gözüme. Neticede avuç içi kadar bir şehir aslında Ankara. İlk gittiğimde beni Ankara turuna çıkarmışlarda, 45 dakika sonra bitti dediler, "nasıl yani?" dedim, "bu kadarcık mı?" İşte bu yüzden bence çok doğru bir seçim olmuş.


Şehir seçiminin yanı sıra oyunculuklar zaten parmak ısırtan cinsten, ufak cimcime beni benden aldı, zaten soyadı da Çağlayanmış. Anlaşıldı içindeki cevher nereden geliyor:) Esas kızın annesi Ayda Aksel, gerçekten çok beğendim, ayaklarını paspasa sildiği bir sahne var sevgili okuyucu, oraya dikkat et. Mehmet Günsürden söz etmiyorum bile, Allahın ona bahşettiği o gülümseme bile tek başına yeterli onu seyretmek için! Bak işte kendimi alamayıp anlatmaya başlıyorum:) İyisi mi bitireyim burada ama son sözümü söylerim: Böylesi olsun, kalbim onun olsun!!! Şimdi sana klişe gelecek bu cümle ama seyrettikten sonra anlayacaksın ne demek istediğimi! Kalbine bir güzellik yap, bu haftasonu onu sinemeya götür:)

3 Şubat 2011 Perşembe

Defne...

Ölüm denen kavram ne garip. Bir gün varsın, bir gün yoksun! "Ölümden korkmuyorum" diyenlere saygım sonsuz ama ben korkuyorum. Kendi ölümümden değil ama yakınımdakilerin, sevdiklerimin, aile bireylerimin beni bırakıp gitmesinden çok korkuyorum. Bu yüzden daha hiç olmayan bir şey yüzünden, sırf ihtimaller yüzünden kimbilir kaç kere kabuslar gördüm. Rüyalarımdan ağlayarak uyandım. Ölüm benden ve sevdiklerimden uzak olsun!

Günlük hayatı yaşarken, bir girdabın içinde sürüklenirken unutabiliyor insan bunları, uzaklaşabiliyor. Sonra birden bir haber geliyor ve bam diye insanın düşüncelerine balyoz gibi iniyor. Dün sabah işe geldim, asansörden indim ve bir arkadaşım "Defne Joy ölmüş" diyerek bu çok tatsız haberi verdi bana. Günün ilk haberi. "Nasıl ya?" dedim. Bir tek bunu diyebildim, bir süre de konuşmadım. Hemen gazetelere baktım. Nasıl olurdu ki, nasıl ölürdü ki enerjisi televizyon ekranlarından evimizin içine akan bu küçücük enerji dolu kadın! "Çok saçma, gerçekten çok saçma" diyebildim bir süre sonra.

Şahsen tanışmamış olsak da yıllardır tanıyorduk onu. Ömer Karacan ve Meltem Cumbul'dan sonra hayatımıza giren ilk gerçek VJ'lerdendi o. Kıvır kıvır saçları ve zıp zıp halleriyle ilk gördüğümüz günden itibaren benimsetti kendini bize, sevdirdi. Ve şimdi gidiverdi birden... Çok garip gerçekten bunca yıldır hayatımızda olan birinin artık olmayacak olması, ben bir türlü anlamlandıramıyorum! Çok genç yaşta gerçekleşen ölümler beni çok üzüyor. Daha kimbilir ne planları vardı, minicik bir bebeği var. İnsanın böyle deli, dolu, sevilen, zehir gibi bir anneyi tanıyamaması, onunla hayatın canına okuyabilecekken onsuz kalması ne kadar acı. Gencecik vücudun bu kadar erken gitmek zorunda kalması, ne kadar acı. Vardır elbet Allah'ın bir bildiği diyorum, alın yazısıymış diyorum yaşadığım ve etkilendiğim her ölümde. Başka türlü işin içinden çıkamıyorum çünkü.

Biz onu yakından tanımayanları bile bu kadar derinden etkileyen bu genç ve çok çok acı kayıp için gerçekten yakınında olanlara sabır diliyorum. Annesini bu kadar erken yaşta yitirmek zorunda kalan güzel bebeğe de bu kayıbı çok derinden hissetmeden büyüyebileceği bir ömür. Ve Defne, bizi ve düşüncelerimizi hissedebildiğine inanmak istiyorum, gittiğin yerde rahat ve huzurlu olacağına da...




1 Şubat 2011 Salı

Yahya Kemal misali!

Bu blog imkanı şimdilerde elimize geçti diye geçmişimizi silip atacak değiliz ya:) Benim bloglara sığmayacak 2,5 senelik bir Ankara maceram var aslında, geçmişimin önemli parçası, hayatıma bir çok artı ve eksi getirmiş bir dönem. Kısaca anlatmadan geçemeyeceğime karar verdim.

Şimdi efendim, benim üniversite sınavına hazırlandığım dönemde evde hummalı bir "şehir içi - şehir dışı" tartışması hasıl olmuştu. Aslında benim de hiç prensesvari bir yaşantı sürdüğüm babamın sırça köşkünden çıkasım yoktu ama bir yandan da acayip heves ediyordum yalnız yaşama hadisesine. Bir de işin ucunda özgürlük var tabii.


Tanıyanlar bilir, babam katı kuralları olan bir adamdır, istemedi tabii beni göndermek. Neyse ben güç bela tercih formuna 3-4 tercih soktum. Sınav sonucu geldi: Ankara Ünv. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi. Bizim evde bir matem havası! Tebrik bile etmedi babam. Dünyası karardı adamın! Neyse, yaklaşık iki ay yani kayıt zamanına kadar sabahlara kadar tartıştık. O diyor "gitmeyeceksin", ben diyorum "engel olma bana, gideceğim". Sonunda "bir gün karşıma geçip benim eğitimime engel oldun deme, git nereye gidiyorsan" dedi. Neyse gittik, evimizi tuttuk. Benimle birlikte kurstan iki arkadaşım da aynı fakülteyi kazanmıştı, Şebnem ve Didem. (Şebo'm bir müddet sonra benim Ankaradaki en büyük dayanağım oldu, hala da öyle, yıllar geçse de değişmiyor bazı şeyler, hayatlar ayrılsa bile!) Ankara'nın en havalı yeri olan Çankaya'da tuttuk evi. Ultra güvenlik. Solumuzda Cumhurbaşkanlığı Köşkü, karşısında Başbakanlık Konutu, bizim sokağın başında Anayasa Mahkemesi, evin karşısında da askeriye, böyle güvenlik yani!!!! Sedat Simavi Sok. 7/10.


O evde çok güzel günlerimiz oldu. Hayatı öğrendik. Fatura nasıl ödenir, para nasıl yönetilir, tüp nasıl değiştirilir:) Gelenimiz gidenimiz çok olurdu, arkadaşımız çoktu. Evimizin güzel bir düzeni ve düzenli ziyaretçileri vardı. Bir tanesi neredeyse her gün geliyordu, özel yurtta kalıyordu aslında, ikinci yıl onu da sürekli kadroya dahil ettik.


Her şey iyi güzeldi de bu İstanbul özlemi hiç bitmiyordu. İki haftada bir Cuma akşamı Varan Bistro ile eve gidiyordum güle oynaya. Pazar günü de büyük bir efkar içinde Ankara’ya geri dönüyorum. O kadar iyi hatırlıyorum ki Atakule’nin yanından Çankaya’ya çıkan o yokuşta hissettiğim duyguları. Her seferinde gözlerim dolardı. “Yine geldim bu gri şehre” diye söylenirdim her ama her seferinde.


Bir süre sonra işler yolunda gitmemeye başladı benim için. Okulumu ve Prof.ları bir türlü sevememiştim. Siyasi olayların çok olduğu bir fakültede okuyordum, sık sık tatil ediliyordu. Okuldaki Prof.lar inanılmaz derecede bizi demoralize ediyorlardı, okutmayı değil, yıldırmayı seviyorlardı. Evde de vardı canımı sıkan şeyler. Bu arada Mr. Bilkenter’dan yana da kalbim kırıktı. Yani Ankara benim için büyük bir hayal kırıklığı olmaya doğru emin adımlarla ilerliyordu. Sonunda eve dönmeye karar verdim. Oradaki okuluma devam ederken İstanbul’da tekrar sınava girdim ve bu sefer İst. Ünv. Edb. Fak.’ni kazandım. Önümde iki tane üniversite seçeneğim vardı ve gerçek karar anı gelmişti. Çok düşündüm. Bırakıp dönmek yenilmek mi olacaktı? Kime yenilecektim ki, babama mı? Babam gözlerimdeki mutsuzluğu gördükçe zaten benim yerime de üzülüyordu. İki yılda yaşlandığımı hissediyordum. Kararımı verdim, okula gittim, bana en çok eziyet eden Prof.’un odasına girdim, “Siz çok uğraştınız beni atmak için ama başaramadınız fakat ben sizden ve bu gri şehirden o kadar sıkıldım ki daha fazla katlanamayacağım” diyerek kapıyı çekip çıktım. Kendimi kuş gibi hissettim. Ohhhhhh, artık özgürdüm! Ne garip, halbuki Ankara’ya özgürlük için gelmiştim! Kaydımı aldım, bavulumu topladım ve evime, sıcak yuvama, yaşayan şehrime, beni mutsuz etmeyecek insanların yanına geri döndüm.


Ankara günlerim şimdi oradaki zamanlarımı paylaştığım, Ankara'yı benim için yaşanılır hale getiren arkadaşlarımla konuşup güldüğüm bazen de içimi burkan anılarda kaldı. Geriye dönüp baktığımda yine de iyi ki gitmişim diyorum, iyi ki yaşamışım orada başıma gelen iyi-kötü her şeyi. Çok şey öğrendim hayata ve insanlara dair. Ve yine iyi ki dönmüşüm diyorum, hayatımı değiştiren o çok önemli kararı tam da zamanın da vermişim.


İşte böyle sevgili okur, hiç detaya girmeden anlattım, umarım duygularımı da yeteri kadar ifade edebilmişimdir. Ve noktayı şöyle koymak istiyorum:

Yahya Kemal'e sormuşlar, “Ankara'nın en çok neyini seversin?” diye. “İstanbul'a dönüşünü.” demiş. Benim ki de tam o hesap!