17 Eylül 2015 Perşembe

Barış Apartmanı...

Bozkır Sokak, Selamiçeşme'nin en güzel sokaklarından biridir.
Caddeyle sahili birbirine bağlayan, köşesinde minicik bir parkı olan, bol ağaçlarıya yazın yemyeşil, sonbaharda da turuncu renge bürünen bir sokak...
Sokağın başına doğru geldiğinizde Barış apartmanını görürsünüz.
Benim hayatıma girmiş olan en önemli bir kaç insanı tanıdığım evin bulunduğu binayı.
Abartmak istemem ama belki de hayatımın en mutlu yıllarını yaşadığım, üniversite zamanlarımın dörtte üçünü geçirdiğim evin bulunduğu binayı yani.
Dün, akşamın geç saatlerinde uğradım Barış apartmanına.
Her zamanki gibi çıktım merdivenlerden ve girdim içeri.
Alışkın olduğum görüntünün çok dışında bir manzara vardı bu sefer içeride.
Sehpaların üzerinde, dolapların içinde ve duvarlarda görmeye alıştığım fotoğraflar kutulara kalkmıştı.
Heryer koliler, sarılmış bardaklar, odalarda toplanmış hurçlar, atılacaklar, verilecekler...
Daha önce kendime ait olan evlerden de taşınmıştım ama sanırım sadece bir tanesinde bu kadar ağır bir hüzün oturmuştu içime. Zaten kendi evimden bir farkı da olmadı hiç bir zaman. Çatı benim çatım, içindekiler de ailem oldular. En güzel kutlamalar hep o evde oldu, en güzel doğumgünleri, yılbaşılar. En zor zamanlar o evde omuz omuza vererek atlatıldı. Ölümler, doğumlar, aşklar... Sanıyorum bütün bu birikimler yüzünden bu evden çıkmak sadece bir evden çıkmak gibi değil sanki. Yine de elbette biliyorum, duvarlar değil aslında mevzu. İçindekiler zaten o çatıları gitmeye değer kılan, özleten. Ama insan en güzel anılarını yaşadığı yeri bırakmak istemiyor işte, yani tam bir "O duvarların dili olsa da konuşsa" kafası. Sevmiyorum ben bu kentsel dönüşüm meselesini...



9 Eylül 2015 Çarşamba

Bitsin...

Doğduğumdan beri belki de gerçekten hiç böyle bir korku yaşamamıştım.
Güven içinde, herşeyden habersiz, daha doğrusu gösterilen kadardan haberli yaşayıp gidiyordum.
Şimdi ise gerçekten içimde bir korku, gözlerimde endişe ile izliyorum olup bitenleri.
Çünkü şimdi herşey ortada artık. 
Bıçak o kadar kemikteki, kimsenin saklamaya gücü de yetmiyor zaten.
Doğu, batıya doğru hergün şehit kusuyor.
16-14-9-10... Hergün farklı sayılarda anne, baba evlatsız, kadın sevgilisiz, çocuk babasız kalıyor ve genç bir hayat daha sona eriyor...
Kardeş kardeşe kırdırılıyor.
Yazanların kalemi kırılıyor.
Ve daha neler neler...
Hepsini tek tek yazmak içimden gelmiyor.
İçim, içimiz kan ağlıyor. 
Başımızdaki adam ve aslında ona ait olmadığını söylediği hükümet ve hükümetin başındaki sözde başbakan bu meyanda, maçta, meydanda, televizyonda rahat rahat boy göstermeye devam ediyor. Hiç yüzleri kızarmıyor. Herhalde içleri de yanmıyor. Gözlerini iktidar hırsı bürümüş bu insanların elinde eriyip gidiyor ülkemiz ve insanlarımız...
Bir an önce bitmesi için dua ediyorum.



4 Eylül 2015 Cuma

Kaçınılmaz...

Her adımda gıcırdayan ahşap bir zemin.
Beyaz, eski, ahşap bir kapı.
Kapının bir tarafında bir adam, diğer tarafında bir kadın.
Birbirlerinin nefesini duyacak kadar sessiz ortalık.
Acı oturmuş ikisinin de gözlerine ve elbette ki pişmanlık.
Biri yaptıklarından pişman, diğeri yapamadıklarından.
Kapının kulbuna aynı anda uzanan elleri var bir de...
Ne yazık ki biri açmak, diğeri ise kilitlemek için uzatıyor ellerini.
Ve kapının kilidinde çevrilen anahtarın sesi belki de o güne kadar duydukları tüm hıçkırıklardan daha acıklı, ne yazık...