4 Nisan 2017 Salı

Yazmayacağım

Boş sayfanın üzerinde bir belirip bir kaybolan ilmeçe kaç dakikadır bakıyor olabilirim? Daha da tuhafı tüm bu akan dakikalar içinde aklımdan ne geçtiği hakkında şu an en ufak bir fikrim yok. Hafızam düşüncelerimi reddediyor gibi.

Çok kötü biten bir filmin ardından televizyonu az önce kapattım. Bazı hikayeler kalbime daha çabuk dokunuyor. Neden bilmem. Sert ifademin ve rahat tavırlarımın altında yaprak gibi titrek, sırça gibi kırılgan olduğumu söylesem beni yakından tanımayan kaç kişi inanır acaba? Bunun bir önemi de yok aslında. İnanmamalarının yani. İnanmasınlar. Her neyse... Aklımda, üzerimdeki etkisi henüz tazeyken yeni izlediğim mutsuz son hakkında biraz yazmak vardı. Olmadı. Hayattaki tek ihtirası "mutlu olmak" olan ben mutsuz sonu size tasvir edemedim. Hayattaki tek ihtirası "mutlu olmak" olan ben, mutsuzluğu bu denli iyi tasvir edebilecek olmaktan hoşlanmadım sanırım.

Çok inat ettim. Yalandan kimsenin gözünün içine bakmadım, kalbim ağızımdan çıkmazken kimseye sokulmadım, ortalama aşklara dahil olmadım. İnat ettim. İnadına çok sevdim. Yanındakini hissedemeyenlere inat ben uzağımda bile kalsa sevdiğim, hiç vazgeçmedim. İşte bu yüzden bu akşam gerçekten ağırıma gitti bu "mutsuz son"u bu kadar hissederek yazabilecek olmak size. Yazmayacağım. Ne yazarken ben daha fazla üzüleyim ne de siz okurken...

İyi geceler.

20 Şubat 2017 Pazartesi

İstanbul




Çılgınca yağan yağmur az sonra camlarımı kırıp içeri girecekmiş gibi. Kötü bir kış günü yaşıyor İstanbul. Hava aydınlık olmasına rağmen dışarda göz gözü görmüyor. Biraz sis biraz da bacalardan çıkan dumanlar yüzünden sanırım. Pencereyi açıp hava almak istiyorum ama rüzgar öyle kuvvetli ki ürperip geri çekiliyorum. Kuş bakışı gördüğüm trafik arapsaçı. Şu an araba kullanmak zorunda olmadığım için kendimi şanslı hissediyorum. Gerçi şu anda kullanmıyor olmak geçici mutluluk zira ben hergün o trafikle en az üç saat uğraşıyorum. Anadolu yakasındaki evimden çıkıp Avrupa yakasındaki işime gitmek ve sonra akşam dönmek için harcadığım üç saat. Ömrümden boşa giden üç saat. Haftada 15, ayda ve yılda bilmem kaç saat...

Hayat zaten çok pahalıyken, günler hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşıyla birbirini kovalarken ve sevdiklerime ayıracak saatlerim bile kısıtlıyken nedir bu şehirde beni tutan diye soruyorum kendime zaman zaman. Sonra her sabah ve her akşam şikayet ettiğim o trafikle boğuşarak Boğaz Köprüsü'nün üzerinden geçerken tekrar tekrar şükrederken yakalıyorum kendimi. Hiç sekmiyor, her geçişimde aynı duyguyu yaşıyorum. Her seferinde Boğaz'a şöyle bir tepeden bakıyorum, hava ne kadar soğuk da olsa arabanın camını açıp rüzgarın saçlarımdan geçmesine izin veriyorum. İstanbul, terk etmek isteyip de tutkuyla bağlı olduğum, onsuz yaşayamayacağım sevgilim gibi. Vazgeçemiyorum. Senede birkaç kez kafamın içinde dolaşan "Gidicem bu şehirden, çok yorucu." düşüncesinin sadece düşüncede kalmasına bence yine kendim sebep oluyorum. Ben aslında başka biryerde yaşamak istemiyorum.

Bu şehirde doğup büyümeyenler için çok da anlamlı olmayabilir bu duygularım. Belki buranın gerçek yerlileri beni daha iyi anlayabilecektir. Bu şehrin dokusuna, tarihine, caddelerine, 24 saat durmayan hayatına bayılıyorum ben. Her fırsatta kaçıp gittiğim sahillerine, Boğazın iki tarafında inci gibi dizilmiş Rumeli Hisarına, Bebeğe, Yeniköy'e, Salacağa, Beylerbeyine, Kandilliye bayılıyorum. Bir yakadan diğer tarafa bakarken gördüğüm inişli çıkışlı silüetine bayılıyorum. Her elimi attığımda bulabileceğimi bildiğim, tiyatrosuna, sinemasına, konser salonuna, müzesine, gezilecek saraylarına, elinde balık ekmekle atlayıp karşı kıyıya geçebileceğin, vapuruna, motoruna, en sıkıcı günün sonunda ayak bastığın anda kendini bambaşka biryerde hissettiren adalarına, göklerdeki martılarına, sokaklarındaki kedilerine, köpeklerine bayılıyorum. Tüm keşmekeşine rağmen, zorluğuna, kalabalığına rağmen bu şehir yaşamaya değer diyorum her seferinde.

Eğer satırlarımla yeteri kadar geçiremediysem size içimdeki duyguyu Orhan Veli'nin mısralarına bir göz atmanızı tavsiye ederim yeniden, baştan sona okumanızı. O, yıllar önce aynı sevdaya düşmüş de yazmış bu mısraları. Yıllar sonra ben de onun gibi zaman zaman İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı, her seferinde aynı mutlulukla.

Hoşça kalın...

http://www.siir.gen.tr/siir/o/orhan_veli_kanik/istanbulu_dinliyorum.htm

8 Şubat 2017 Çarşamba

Korkak!

Tek istediğim gerçekti.
Bir kez olsun duymak istedim.
Bir kez olsun söylemen gerekenleri değil, içinden geçenleri söylemeni bekledim.
Yürek isterdi.
O da sende yoktu!

10 Ocak 2017 Salı

Beni size getirdi kar...


Baslamadan önce şuracığa bıraktığım linke tıklamanızı istiyorum. Okurken arkadan tatlı tatlı gelsin kulağınıza. Şimdi başlayabilirsiniz:)



Üç gündür burnumu kapıdan dışarı çıkarmadım. Yalnızlığı seven ve buna pek aşina olan bünyem henüz isyan etmedi. Aksine, ihtiyacım da varmış. Bu üç günden biri pazardı zaten ve evde canım ne isterse yapmak hakkımdı. Ben de gerçekten hakkını vererek keyfini çıkardım. Penceremin önündeki sarı koltuğuma kurulup şahane kar manzaraları seyrettim gündüzlü geceli. Karın bazen yeni gelin gibi nazlı nazlı süzülerek gökten inişini bazen de gözünü hırs bürümüş bir kadın gibi büyük bir hiddetle yağışına şahitlik ettim. Havanın açık ve mehtaplı olduğu gecelerden birinde de böyle bir kare yakaladım. Ben çok sevdim, siz de sevin:)


Pazartesi ve salı çalışma günlerimdi ki birini henüz tamamladım. Günü kah kucağımda bilgisayarım mail yazarak kah keyif kahvesi yaparak kah çamaşır makinesinden çıkanları asarak geçirdim. Evden çalışabilmek şahane birşey, insan mutlu mutlu çalışıyor. Yetkililere sesleniyorum, daha çok verim alınıyor bu şekilde. Kesin bilgi:) Bir de bugün geçen iki günden farklı olarak televizyonu hiç açmadım. Meğer büyüklerimiz ne güzel söylemiş "Aptal kutusu" diye, gerçekten fazla seyredince insanı durağanlaştırıyor. O yüzden bugün kendimi müziğe teslim ettim. Power Love, tavsiye ederim, çok tatlı çalıyorlar. Arada biraz da sizlerle laflamak istedi canım. Aslında hep istiyor canım ama duraklama döneminde gibiyim bu aralar. Kalemle, kağıtla pek aram yok. Daha da fenası kitaplarla da pek aram yok. Şikayetçiyim bu halimden. Uzun zamandır böyle, arada yine birşeyler karalamayı beceriyorum ama kitaplara küsüm nicedir. Sebebini de bilmiyorum. Alıyorum, alıyorum kenara koyuyorum. Aklımı veremiyorum bir türlü okuduklarıma. Belki de aklım başka şeylerle çok meşgul ve yeni birşeyleri koyacak yerim yok, bellek dolu. Ama kafamı dolduran düşüncelerden kurtulmanın en güzel yolu da okumak aslında, biliyorum. Ve eğer ben burada yıllardır karınca kararınca üç beş satır birşeyler yazabiliyorsam bu da bir süre öncesine kadar çılgınca okuduğum kitaplar sayesinde bence. Bana satırları sevdiren, o satırların arasında kendim olarak gezinme arzusunu aşılayan kitaplar sayesinde. Bir süredir farklı birşeyler okumadan yazdığım için kendimi bu anlamda yetersiz gibi de hissetmeye başladım aslında. Sanki bir kısır döngünün içinde yazıyorum. Aynı cümleler, aynı düşünceler... Hep aynı olmasa da çoğunlukla aynı. Bu size de haksızlık. Elbette bunu sadece kitap yoksunluğuna bağlamıyorum, zaten okuyanlar olarak siz de biliyorsunuz böyle olmadığını. Kişi, aklı neye takılıyorsa ona yoğunlaşıyor yazarken de. Sanki başka mevzu yokmuş, sanki hayat akmıyormuş, etrafta savaşlar olmuyormuş, insanlar ölmüyormuş gibi. Yazar-çizerse çözebilecekmiş gibi bunun etrafında dönüp duruyor, ışığın etrafında dönüp duran ateş böceği misali. Ama ben ateş böceği değilim, daha çok belki de ışığın kendisiyim sanırım. Üstelik bilirim kendimi, tevazuya gerek yok, ışığım sadece dibimi aydınlatmaz. Yanıma gelmesine izin verdiğim herkese yeter. Herkesin hayatına yumuşakça dokunur bir şekilde. Sonra onlardan da bana yansır aynı şekilde. Bu istemsiz şekilde kendiliğinden gelişen çıkarsız bir ilişki aslında. Ve ben bunu çok seviyorum. Sevmek, sevilmek, paylaşmak çok güzel, büyük zenginlik. Kıymetini bilmeye çalışıyorum. Elbette hata yapabilirim ama siz mazur görün olur mu öyle zamanlarda beni. Bilin ki o ara size değil kendime bile yetmiyordur ışığım.

İnsan zaten karmaşık bir varlık ve detaya girmek gerekirse kadın denen varlık bence hepten karmakarışık. İnsanın kendini iyi tanıması, keskin köşelerini törpülemeye çalışması, iç itiraflarda bulunması, hayatına gerekli müdahaleleri yapmaya çalışması çok zorlu bir süreç. Bir ceviz ağacı mıyım Gülhane Parkı'nda yoksa bir limon ağacı mı canım Ege'nin denize nazır bir limonluğunda? Yanlış anlaşılmasın, "Kişisel Gelişim" olaylarına sarmış falan değilim. Çok yakın bir dostumun tüm teşviklerine rağmen hala saramadım:) Bu iç hesaplaşmalar bana baba tavsiyesi. Ve ben o hayattayken bazılarını başarabilmek istiyorum. Sırf o söyledi diye değil. Ona birşeyleri ispatlamak için değil. Çok şükür o beni bütün arızalarıma rağmen çok seviyor ve her fırsatta hissettiriyor ama kafama yatıyor söyledikleri. Yoksa beni tanıyanlar bilir, pis bir Koç burcuyum ben, öleceğimi bilsem yapmam istemediğim şeyi (ki mesela bu törpülenmesi gereken bir köşe belki de ve ben bu tip değişikliklere çok da açık değilmişim, onu anladım, zor olacak, ya da olmayacak, bilmiyorum henüz). Basitçe ifade etmem gerekirse şu ara manevi olarak "Daha" olmanın yollarını arıyorum sevgili okur. Bütün bunlara ek olarak bir de özel bir felsefe eğitimi almaya başladım ve bir süredir "Bir şeyi o şey yapan şey nedir?" sorusuna cevap arıyorum!!! Demem o ki canlarım, hepimizi çok renkli, daha renkli, daha daha renkli günler bekliyor!

Love u all
Şimdilik hoççakalın

20 Aralık 2016 Salı

Anlaşılamamak!

Bazen bazı şeyleri istesen de istemesen de yapmak zorunda kalıyorsun. Ya da istesen de istemesen de bir yerde bulunmak zorunda kalıyorsun mesela. Aklı ermeyen, ne desen anlamayan insanlara laf anlatmak zorunda kalıyorsun. Anlamıyorlar tabi. Anlayamazlar zaten zira anlamaya gönülleri yok. Zaten bence hiç gönül mönül de yok onlarda. Öyle kan pompalayan bir organ sadece sol göğüs kafeslerinde yatan.

İşte ben kendimi çok fena sıkışmış hissediyorum böyle şeyler yaşandığım zamanlarda. Böyle içimden ne gelirse söylemek, icabında kafa göz girmek istiyorum. Rahatlamanın en kısa yolu bu aslında. Yapamıyorum tabi. Sonra o sıkıntı içimde büyüyor, büyüyor, büyüyor ve içimdeki diğer sorunlarımla da birleşip kocaman bir kar topu oluyor, geliyor iki göğsümün arasına oturuyor. Ağlayamıyorum da zaten çok uzun zamandır (ve bundan nefret ediyorum, çözüleceğim günü bekliyorum hasretle) öyle hiçbir şey yapamadan dinginleşmeyi bekliyorum. Hiç akıllı işi değil bu biliyor musunuz. Çok gerekmedikçe yapmayın.

13 Kasım 2016 Pazar

Sweet November

Sıradan bir aydı Kasım ayı. Seni tanıyana dek. Artık değil. Sevmediğim kış mevsiminin habecisi olan Kasım üşütmüyor artık beni seni tanıdığımdan beri. Mevsimi değiştirdin:)

13 rakamı da uğursuzluktan muaf artık bende. Bütün uğuruyla gelip oturmuş aklımın, kalbimin en güzel köşelerinden birine. Uğurum olmuş uğursuz denilen 13.

Ne sen ne de ben bilebilirdik başımıza gelecekleri. Bilseydik acaba birbirimizden koşarak uzaklaşır mıydık? Sanmıyorum. Bence herhalukarda sımsıkı sarılırdık.

Birbirimize kaç satır yazdık bugüne kadar? Kaç sayfa? Kaç saat, kaç gün, kaç gece, kaç ay, kaç yıl geldi geçti ömrümüzden birbirimizi severek, birbirimizden vazgeçmeyerek? Artık saymıyorum:)

Hayat kaç kere oyun oynadı bize birlikteyken? Ne acı, ne saçma, ne mutlu, ne içinden çıkılmaz zamanlarımız oldu birlikte. Ve kimbilir daha kaç tanesini karşılayacağız birlikte, macera devam ediyor neticede...

Kim kardeş, kim abla, kim daha deli, kim daha inatçı, kim daha anlayışlı, kim daha başına buyruk? Kaç kere karıştı roller aramızda? Her seferinde bölüşmeyi bildik duruma göre rolleri bir şekilde. Hep kolay olmadı elbet ama her seferinde bir şekilde toparladık, toparlandık.

Ve aradan geçen yıllar, alınan yaşlarla birlikte oturdu biraz daha akıllara başlar. Yaşanan her bir anın kıymeti giderek daha çok bilinmeye başlandı. Kan bağı olmadan da insanın kardeşi ve hatta o kardeşle gelen ikinci bir ailesi olabilirmiş ve bu duygunun verdiği huzur bir çok şeye değişilmezmiş. Ne mutlu ki bize, hayat bize bunu öğretti.

Sen Sonat Erdemli, hayatımda tanıdığım en nevi şahsına münhasır kişi olarak ömrümün en güzel kazançlarından biri oldun. Vefanın sadece bir semt adı olmadığını, karşılıksız sevginin bir şehir efsanesi olmadığını sayende onlarca kez hissettim. Dilerim ki sende de karşılığı vardır...

Bana yaşattığın her deneyim, her duygu için teşekkür ederim sana. Ömrüm vefa ettikçe bırakmam elini. Sen benim saf tarafımsın hala herşeye inat. Senin bana hep söylediğin cümleyi bu kez de ben sana söylüyorum: Sen Başkalarına Benzeme Sakın, Hep Böyle Kal, Hep Bana Yakın! Seni çok seviyorum Sonat Erdemli. Doğum günün kutlu olsun canım kardeşim...



17 Ekim 2016 Pazartesi

Beni de götür fayton...

Bilgisayarım kucağımda, günlerdir sonu gelmeyen işlerimi tamamlamaya çalışıyorum. Günlerdir üzerime çökmüş olan stresli ruh halim evde olduğum için hemen üzerimde değil de az ilerdeki sarı koltukta oturuyor ama gitmiyor bir türlü. Bir yandan televizyon da açık. Bildiğimiz ses yarışmalarından birinin yayınlandığı bir kanal kendi çalıp kendi söylüyor. Kafamı klavyeye ve notlarıma gömmüşken bir çok şarkı başlayıp bitiyor ekranda. Kayıtsızım. Sonra birden bu şarkı başlıyor. Gerçekten yüzüm aydınlanıyor aniden, yüz kaslarım geriliyor, basbayağı gülümsüyorum. Sonra gözlerimi kapatıyorum, başımı arkaya yaslıyorum ve dinliyorum. Bitiyor. Yetmiyor ama, o yüzden youtube'dan tekrar tekrar dinliyorum. Rahatlıyorum. "Müzik ruhun gıdası" tespiti bir kez daha can buluyor bu kez de benim ruhumda. Meğer günlerdir sararıp solmuşum, haberim yokmuş, duyunca fark ediyorum.

Sadece dinlemiyorum elbette. İlk dinlediğimde içimden mırıldanıyorum, ikinci ve üçüncü tekrarlarda ise artık kendi dünyamdayım. Müzik ne acayip şey, şiirler, sözler ne acayip... İnsanı nerede olmak istiyorsa oraya götürebiliyor, kimi özlüyorsa onun yanına. 4 dakika mı? Ya da 5 mi en fazla? Olsun. Başka neyin böyle bir gücü var insan üzerinde bilmiyorum.

Koyuyorum buraya linki, tıklayın mutlaka, mümkünse takın kulaklığı, biraz da açın sesini, hissettiğimin %30'unu bile hissetseniz inanın çok iyi gelecek.

"Yoksun diye yandı aşkına can..."

Sevgiler :)