8 Ağustos 2017 Salı

Ne mümkün

Çok alışmıştım seni sevmeye
Keşke gerçek olsaydın...

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Şarkı




Çok eski bir şarkı bu.
Çok eski bir hikayeye ait çok eski bir şarkı.
Kendi hikayesinden başka hiçbir hikayeye yakışmayan bir şarkı.
Başka kimse için söylenemeyen. Çok gerçek, hayatımın içinden, derininden. Her satırının hakkını vererek dinler söylerim, zira senden sonra tutunamadım ve elbette bunun  için hep seni suçladım. Başıma gelen her tuhaflığın, yaşadığım her kalp kırıklığının mesulu her zaman sendin. Tıpkı bugün olduğu gibi. Sen o gün beni alıp bu şehirden gitseydin, ben bu hikayelerin hiçbirinde başrol oynamayacaktım.
Ne kendin mutlu olabildin, ne bana müsade ettin...

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Deneyimler sinsilesi

İnsan ilişkilerinde çok iddialı oldum her zaman. Konuşarak, açık olarak, yakın durarak her türlü insanla anlaşabileceğime, her türlü duvarı aşabileceğime inandım. Öyle de oldu. Bu seneye kadar. Detayları vererek sizi daraltmak istemiyorum. Kısaca şöyle ifade edebilirim; 3 yıldan fazladır tanıdığım üç ayrı profille üç ayrı deneyim yaşadım son bir sene içinde. Bu arkadaşlarla anlaşabilmek, derdimi anlatabilmek için her türlü yolu denedim. Güzellikle anlattım önce. Baktım konuşarak olmuyor, oturup yazdım. Baktım o da olmuyor dolaylı anlattım. O da olmadı, zaman zaman içime kapandım. Sonra içime sindiremedim tekrar denedim, tekrar denedim. Sonuçta bu üç arkadaşla anlaşma seviyesine geldim. Sonra biriyle yine anlaşamadım:) Sonra o benimle anlaşmaya karar verdi:) Sonra tam anlaşacağız derken bir diğeriyle bir daha hiç anlaşmamam gerektiğini öğrendim. Şu iki durak arası tek nefeslik ömrümde bu adamlar yüzünden yoruldum. Tüm yaşananları da hayat yolunda elbet tekrar lazım olur diye aldım cebime koydum. Büyüklerimiz ne güzel söylemiş; "bir müsibet, bin nasihate bedeldir" diye.

En güzel günler, en güzel geceler sizlerin olsun efenim;)

7 Mayıs 2017 Pazar

P4C




P4C yani Philosophy For Children. Yaklaşık altı aydır Boğaziçi Üniversitesinde devam ettiğim eğitimin adı. Soruşturma temelli öğrenme olarak tanımlayabilirim. Maksat çocuklarımızın sorgulayan, merak eden, derin düşünebilen bireyler olarak yetişebilmelerine yardımcı olabilmek. Bu konuda muhtemelen çok fazla paylaşımda bulunacağım yakın gelecekte sizlerle.

Bu program dahilinde cuma günü bitirme sınavıma girdim. Boğaziçi Üniversitesinden gelen bir gözetmen eşliğinde dokuz yaşındaki 3. sınıf öğrencileriyle bir soruşturma yaptım. Hayatımda ilk kez bir okulda derse girdim. Bir sınıf dünya güzeli çocukla 40 dakika ders yaptım. Bu onların alışkın olduğu ders kavramının çok dışında bir uygulama olduğu için hepsi de tahmin edemeyeceğim kadar hevesli ve katılımcıydılar. 40 dakika nasıl geçti ne onlar ne de ben anlayabildik. Bu fotoğrafı da dersin sonunda gerçek manada etrafımı sararak çektirmek istediler. O günün hatırası kalsınmış, öyle istediler.

Çok büyük heyecanla ve aslında çokça da korkarak girdiğim sınıftan, dersin sonunda ayaklarım yerden kesilmiş, neredeyse mutluluk sarhoşu olmuş ve ne kadar isabetli bir tercih yaptığıma, P4C'nin beni bambaşka yerlere taşıyacağına ikna olarak çıktım. Henüz emekliyorum, önümde uzun bir yol var. Çok çalışmam, daha çok öğrenmem, çocukların önüne çıkan biri olarak kendimi sürekli geliştirmem gerekiyor ama inanın hiç gözümde büyümüyor. Bir kez tadını aldım, hakkını vererek yapabilmek için elimden geleni ardıma koymayacağım. Siz de mecburen tüm bu olan bitene tanıklık edeceksiniz:) Güzel şeyler olacak, hissediyorum.

Sevgilerlerler...

4 Nisan 2017 Salı

Yazmayacağım

Boş sayfanın üzerinde bir belirip bir kaybolan ilmeçe kaç dakikadır bakıyor olabilirim? Daha da tuhafı tüm bu akan dakikalar içinde aklımdan ne geçtiği hakkında şu an en ufak bir fikrim yok. Hafızam düşüncelerimi reddediyor gibi.

Çok kötü biten bir filmin ardından televizyonu az önce kapattım. Bazı hikayeler kalbime daha çabuk dokunuyor. Neden bilmem. Sert ifademin ve rahat tavırlarımın altında yaprak gibi titrek, sırça gibi kırılgan olduğumu söylesem beni yakından tanımayan kaç kişi inanır acaba? Bunun bir önemi de yok aslında. İnanmamalarının yani. İnanmasınlar. Her neyse... Aklımda, üzerimdeki etkisi henüz tazeyken yeni izlediğim mutsuz son hakkında biraz yazmak vardı. Olmadı. Hayattaki tek ihtirası "mutlu olmak" olan ben mutsuz sonu size tasvir edemedim. Hayattaki tek ihtirası "mutlu olmak" olan ben, mutsuzluğu bu denli iyi tasvir edebilecek olmaktan hoşlanmadım sanırım.

Çok inat ettim. Yalandan kimsenin gözünün içine bakmadım, kalbim ağızımdan çıkmazken kimseye sokulmadım, ortalama aşklara dahil olmadım. İnat ettim. İnadına çok sevdim. Yanındakini hissedemeyenlere inat ben uzağımda bile kalsa sevdiğim, hiç vazgeçmedim. İşte bu yüzden bu akşam gerçekten ağırıma gitti bu "mutsuz son"u bu kadar hissederek yazabilecek olmak size. Yazmayacağım. Ne yazarken ben daha fazla üzüleyim ne de siz okurken...

İyi geceler.

20 Şubat 2017 Pazartesi

İstanbul




Çılgınca yağan yağmur az sonra camlarımı kırıp içeri girecekmiş gibi. Kötü bir kış günü yaşıyor İstanbul. Hava aydınlık olmasına rağmen dışarda göz gözü görmüyor. Biraz sis biraz da bacalardan çıkan dumanlar yüzünden sanırım. Pencereyi açıp hava almak istiyorum ama rüzgar öyle kuvvetli ki ürperip geri çekiliyorum. Kuş bakışı gördüğüm trafik arapsaçı. Şu an araba kullanmak zorunda olmadığım için kendimi şanslı hissediyorum. Gerçi şu anda kullanmıyor olmak geçici mutluluk zira ben hergün o trafikle en az üç saat uğraşıyorum. Anadolu yakasındaki evimden çıkıp Avrupa yakasındaki işime gitmek ve sonra akşam dönmek için harcadığım üç saat. Ömrümden boşa giden üç saat. Haftada 15, ayda ve yılda bilmem kaç saat...

Hayat zaten çok pahalıyken, günler hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşıyla birbirini kovalarken ve sevdiklerime ayıracak saatlerim bile kısıtlıyken nedir bu şehirde beni tutan diye soruyorum kendime zaman zaman. Sonra her sabah ve her akşam şikayet ettiğim o trafikle boğuşarak Boğaz Köprüsü'nün üzerinden geçerken tekrar tekrar şükrederken yakalıyorum kendimi. Hiç sekmiyor, her geçişimde aynı duyguyu yaşıyorum. Her seferinde Boğaz'a şöyle bir tepeden bakıyorum, hava ne kadar soğuk da olsa arabanın camını açıp rüzgarın saçlarımdan geçmesine izin veriyorum. İstanbul, terk etmek isteyip de tutkuyla bağlı olduğum, onsuz yaşayamayacağım sevgilim gibi. Vazgeçemiyorum. Senede birkaç kez kafamın içinde dolaşan "Gidicem bu şehirden, çok yorucu." düşüncesinin sadece düşüncede kalmasına bence yine kendim sebep oluyorum. Ben aslında başka biryerde yaşamak istemiyorum.

Bu şehirde doğup büyümeyenler için çok da anlamlı olmayabilir bu duygularım. Belki buranın gerçek yerlileri beni daha iyi anlayabilecektir. Bu şehrin dokusuna, tarihine, caddelerine, 24 saat durmayan hayatına bayılıyorum ben. Her fırsatta kaçıp gittiğim sahillerine, Boğazın iki tarafında inci gibi dizilmiş Rumeli Hisarına, Bebeğe, Yeniköy'e, Salacağa, Beylerbeyine, Kandilliye bayılıyorum. Bir yakadan diğer tarafa bakarken gördüğüm inişli çıkışlı silüetine bayılıyorum. Her elimi attığımda bulabileceğimi bildiğim, tiyatrosuna, sinemasına, konser salonuna, müzesine, gezilecek saraylarına, elinde balık ekmekle atlayıp karşı kıyıya geçebileceğin, vapuruna, motoruna, en sıkıcı günün sonunda ayak bastığın anda kendini bambaşka biryerde hissettiren adalarına, göklerdeki martılarına, sokaklarındaki kedilerine, köpeklerine bayılıyorum. Tüm keşmekeşine rağmen, zorluğuna, kalabalığına rağmen bu şehir yaşamaya değer diyorum her seferinde.

Eğer satırlarımla yeteri kadar geçiremediysem size içimdeki duyguyu Orhan Veli'nin mısralarına bir göz atmanızı tavsiye ederim yeniden, baştan sona okumanızı. O, yıllar önce aynı sevdaya düşmüş de yazmış bu mısraları. Yıllar sonra ben de onun gibi zaman zaman İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı, her seferinde aynı mutlulukla.

Hoşça kalın...

http://www.siir.gen.tr/siir/o/orhan_veli_kanik/istanbulu_dinliyorum.htm

8 Şubat 2017 Çarşamba

Korkak!

Tek istediğim gerçekti.
Bir kez olsun duymak istedim.
Bir kez olsun söylemen gerekenleri değil, içinden geçenleri söylemeni bekledim.
Yürek isterdi.
O da sende yoktu!