25 Kasım 2013 Pazartesi

İki türlü...

Affedilmemek insanı huzursuz eden bir duygudur.
Birinin canını sıkarsın ve sana artık eskisi gibi bakamaz gözleri.
Çok ileri gitmişsen artık seninle göz göze bile gelmez hatta.
İçinden gelmez.
Yabancı yabancı bakacağına hiç bakmaması aslında belkide her ikiniz için daha bile iyidir.
İçin daralır. Orada olmak istemezsin.
Bir an önce kaçıp gitmek istersin belki de.
Yine de her şey normalmiş gibi davranırsın.
Karşındaki müsade ederse tabi.
Etmez genellikle de.
Ve sonunda biter sayılı dakikalar, sonra yine herkes kendi yoluna gider.
Affedilmediğini bilen taraf olarak o geceyi belki biraz huzursuz geçirirsin.
Belki ertesi sabahı da ama akşam üzerine doğru hafifler.
Günlük koşuşturman ve yeni hayatın seni o huzursuz duygudan kurtarır.
Ara ara hatırlarsın sonra.
Mesela doğumgününde ya da onun sevdiği bir sofrada oturuken...
Belki de ara ara onunla gezdiğin yerlerde,
eğer cesaret edip hala gidebiliyorsan tabi...
Böyle böyle, ara ara, hafif hafif...

Affedememek ise insanı zehirleyen bir duygudur.
Taşıması çok zor.
Allah düşmanımın başına vermesin...


10 Eylül 2013 Salı

Sıram geldi...


Laf olsun diye söylemiyorum.
Gerçekten ne yazacağımı, nasıl yazacağımı hiç bilmiyorum.
Günlerdir planlayamadım.
Her bir arkadaşım için tek tek mi, yoksa herkese birden mi?
İki satırda kısa ve öz mü, yoksa içimden geçenlerin hepsini mi yazmalıyım?
Daha önce öyle çok veda yazısı okudum ki bu ajansta...
Hep gidenlere güle güle diyen taraftaydım.
Ev sahibi gibi.
Evin her işini, her çekmecesini en iyi bilen, her ferdini en iyi tanıyan kızı gibi.
Bilmeyenler için söylüyorum, VAGABOND ilginç bir ajanstır, acayip bir aidiyet duygusu yerleştirir insanın içine. İçinde çalışan insanlar tuhaf biçimde birbirine bağlanır. Mutlu mutlu çalışır gidersin, kriz anlarını da o sarıldığın arkadaşların sayesinde atlatıverirsin. Sıkıntılar hatırlanmaz. Hep, "Ne kadar güzeldik, efsaneydik, şahaneydik..." cümleleri kurulur gidenlerle kalanlar arasında.
Tüm bu süre zarfında ben de çok güzel insanlar tanıdım burada.
Arkadaş edindim, dost oldum, kardeş buldum...
Duygusal zekam tavan yaptı.
Yıllarca CV güncellemeyi bile düşünmedim.
Böyle böyle yedi yılı devirdim aynı çatı altında.

Ve şimdi sıra bana geldi.
Bu linki tıklayan, bu yazıyı okuyan, uzun ya da kısa süre bir arada çalıştığım tüm arkadaşlarıma sözüm: En derin sevgi ve teşekkürlerimi kabul edin.
Elimin değdiği herkesden bir şeyler öğrendim çünkü burada.
Ve dün gece son mesaimi yaptım, bu kez sizin için:)
Her zamanki gibi alttan, alttan şarkılarım çalıyordu.
Sigaram, kahvem de yanımda.
Bu sahneyi daha önce görenlerin hemen gözünün önüne gelecektir:)
Bugün bu ajans çatısı altındaki son iş günüm.
Bana şans dileyin.
Bilmediğim bir dünyaya giriyorum.
Masanın öbür tarafına geçiyorum.
Havalı ajans hayatımı noktalayıp, ceketli, topuklu ayakkabılı kurumsal hayata yelken açıyorum.
Elbette çok heyecanlıyım ama hiç kolay değilmiş bu kadar alıştığın bir yerden kopup gitmek.
Boğazım günlerdir düğüm düğüm.
Üzerimde emeği, hakkı olan herkese çok çok teşekkür ederim.
Hayatımın çok önemli bir döneminde hepinizin imzası var.
Hep bir arada olmak ümidiyle...
Veda olsun diye değil, aklım sizde kalmasın diye, gerçekten hoşça kalın...


10 Mayıs 2013 Cuma

Çok pis takarım!


Siz bir şeylere takar mısınız?
Ben fena halde takarım, hem de ağır takarım.
Bazen bir yerlere gitmeye takarım, gittikçe rahatlarım.
Bazen kitaplara takarım, almalara doyamam.
Birikir, birikir. Sonra da bitirmeye takarım.
Bazen bir t-shirte takarım. Parçalayana kadar giyer dururum.
Bazen de şarkılara. Ruh halime göre değişir.
Bazen dipteyim, sondayım, depresyondayım mode on, bazen de bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı dünya!
Şehirlere takarım. Bazen demedim, bunlar sabit çünkü.
İstanbul en büyük takıntım. Bodrum, Paris hemen arkasından gelenler.
Şu ara da yeni bir takıntım var efendim.
Öğle aralarında bilgisayarımı alıp aşağıdaki cafeye inip, sade Türk kahvesi içerken bir şeyler okuyup yazma takıntısı.
Taze geldi. Çok zevkli. Vazgeçemiyorum.
Bilenler bilir, bizim işimiz çok trafikli.
Ne telefon susar, ne gelen giden mail durur, ne in aşağı-çık yukarılar biter.
Yeni takıntım bu hızlı işleyişten kaçış oldu bana.
Açıyorum bloğumu yazıyorum.
Kulağımda kulaklığım, sevdiğim bir şeyler dinliyorum.
Aheste aheste kahvemi, sigaramı içiyorum bir yandan da.
Ve en önemlisi yalnız kalabiliyorum.
Sanırım bana asıl iyi gelen de bu oluyor.
Bu tek başına takılma takıntısı (buyurun bir takıntı daha işte) her halde tek çocuk olmaktan kaynaklanıyor.
Çocukken de, yani henüz bir sosyal çevre edinemeyecek kadar mini miniyken tek başıma saatlerce takılırdım. Hatırlıyorum, hiç de sıkılmazdım.
Bu tek başına takılmalar çok da uzun sürmedi aslında.
4 yaşında yüzme okulu, sonra da anaokuluna başlayınca sosyalleşmeler başladı.
Farklı çevrelerden farklı arkadaşlarım oldu. Hep çok arkadaşlı bir çocuk oldum.
Evimize de çok sık gelip giderlerdi. Çok şükür hiç mecburi yalnızlıklarım olmadı.
İnsanları severim.
Arkadaşlarımla, dostlarımla yaptığım sohbetlerin yerini hiç bir şey tutamaz.
Yokluklarını hayal etmek bile istemem. Allah hiç birini başımdan eksik etmesin:)
Ama işte ister çocukluk alışkanlığı diyin, isterseniz huy, isterseniz burcumun özelliği.
Tek başına takılmak benim için ayrı bir rahatlama yöntemi galiba. Seviyorum.
Yine de bu takıntı konusunda dikkatli olmak lazım.
Neye takacağını iyi bilmeli insan.
Yaşarken sizi mutlu edecek bir şeylere takın kafanızı.
Kendinizi, istemeden de olsa yalnızlıklara itecek takıntılarınız olmasın.

Hepinize süpper bir haftasonu tatili dilerim:)
See u, kiss u, bye...


2 Mayıs 2013 Perşembe

Huysuz Şirin olmak mı?



Ne baharmış!
Ne havasından memnun olabildim, ne rehavetinden.
Mayıs geldi de biraz biraz yazı hissetmeye başladım gibi.
Havayı güzel görünce Caddebostan'a attım kendimi geçen pazar.
Kadıköylüler bilir.
Bizim tarafın insanlarının en sevdiği yaz aktivitelerinden biridir çimenlere gitmek.
Aldım kitabımı, kahvemi, colamı, sigaramı.
Yaydım çimenlerin üzerine örtümü.
Bağdaş kurup oturdum.
Uzun uzun denizi seyrettim önce.
Ara ara kapattım gözlerimi, rüzgarı hissettim.
Ne kadar basit değil mi?
Bir örtü ve bir kitapla bütün günü geçirdim.
Ayakkabılarımı çıkardım, toprağa bastım.
Yan örtüdeki komşuların ikram ettiği kabak çekirdeğini çitledim.
Bir ara arkadaşlarım vardı yanımla, iki lafın belini kırdık.
İki arada bir derede kurban bayramının tatil planını yaptık.
Günün sonunda içimi sıkan bir takım düşüncelerin vücuduma yaydığı negatif elektiriği bastığım toprağın üzerine bırakıp öyle döndüm evime. 
Ve orada oturduğum müddetçe bu kadar şanslı olduğum için teşekkür ettim.
Elimin altında böyle bir yer, böyle bir imkan var, yaşadığım şehirde deniz var.
Çok pesimist olduğumdan değil ama gerçekten bazı şeylerin kıymetini bilmek, fark etmek lazım.
Huysuz Şirin gibi sürekli şikayet etmek ve etrafındaki insanların iliğini kemiğini kurutmak gerçekten çok sıkıcı. 
Hafta sonuna yaklaşıyoruz, hiç denememiş olanlar varsa içinizde gidin çimenlere, tavsiye ederim.
Alışkanlık haline getirmiş olanlarla da muhtemelen görüşürüz zaten yine oralarda. 
See you, kiss you, bye:)

25 Nisan 2013 Perşembe

Davul bile dengi dengine (mi?)

Salı günü uyandım, giyindim ve kendimi dışarı attım.
Hedefim de belliydi.
İlla ki adaya gitmek istedim.
Ama hangi ada?
Büyükada olamazdı, günlerden 23 Nisandı çünkü ve tepedeki Aya Yorgi Kilisesi'nin tek dilek günüydü.
Akın akın insan gidiyordu zaten ve kafa dinlemek mümkün olmazdı.
O zaman Burgaz dedim.
Atladım motora. Yarım saat sonra Burgaz'daydım.
Sevdiğim cafe-pastane arası minik bir dükkan var, iskelenin hemen karşısında.
Oradan güzel bir masa seçtim kendime.
Kahvaltı sipariş ettim. Önden de bir çay istedim. Yaktım sigaramı, açtım kitabımı...
Telefonumu da şarja koymasını rica ettim garson beyden, tüm yol boyunca 15000 tane fotograf çektiğim ve sosyal mecralarda gezdiğim için elbette ki dayanamamıştı şarjım.
Yani kulağımda kulaklık ve müzik yoktu.
Çok uzun zamandır yolda, takside, cafede her nerede tek başımaysam o kulaklıklar hep kulağımda. 
Dışarıdan gelen sesleri unutmuşum.
Bir müddet hem okudum hem de dinledim.
Köpek sesi, kuş sesi, çocuk sesi, fayton sesi, insan sesi.
Daha bir iyi geldi bu sefer müzikten.
Bir süre sonra yan masama bir çift gelip oturdu.
Daha doğrusu çift olamayacak kadar kopuk iki tip ama belli ki birlikteler, sevgililer yani.
Kadin 50-55 civarlarinda. Sarı, kısa saçları var. Lady Di gibi.
Üzerinde güzel dantelli bej rengi bir bluz, bir trench coat ve kulağında inci küpeleri.
Elleri güzel, manikürlü ve kıymetli olduğunu tahmin ettiğim bir de yüzük var güzel parmağında.
Böyle zarif bir hanımefendi.
Karşısında bir adam.
Saçlar beyaz-sarı ve uzun.
Sakal bıyık aynı şekilde beyaz-sarı. Belli ki çok uzun zamandır hiç kesilmemiş ve düzeltilmemiş.
Elleri çirkin, çünkü simsiyah, tırnakları uzun.
Üzerinde çok uzun zamandır giyildiği belli olan eski püskü bir kot pantolon ve mavi, bilmem kaç cins lekeyle bezeli bir kazak.
Bildiğin homeless stayla bir amca, o da 50 yaş civarında.
Ama özgüven tavan yapmış.
Kulaklığım olmadığı ve çok yakın oturduğumuz için bütün konuşmayı dinledim. 
Adam yüksek sesle konuşuyordu, kadın daha alçak sesle ve yavaş yavaş.
Onlar konuştukça şaşkınlığım giderek arttı.
Adam öyle bir konuşuyor ki zannedersin İngiltere kralı.
Kadını da inandırmış böyle olduğuna.
Kadın da inanmış.
Hayretler içinde dinledim gerçekten.
Kadına dönüp, "Hanımefendiciğim, Allah aşkına kendinize gelin" dememek için mücadele ettim kendimle.
Bir sürü gurur kırıcı şey söyledi adam.
"Sen söyle alıngansın, hiç laf söylenmiyor sana, sen söylesin, sen böylesin..." 
Kadın zengin.
Adam ara ara kadının zenginliğine de sallıyor. Dalga geçiyor. 
"Tabi senin seviyene ulaşmak ne mümkün, biz böyle mütevazi takılıyoruz." falanlar...
Kadın hala sakin ve sukunet içinde. Adam için endişeli. 
Adamın yaşadığı evden, parasızlığından, kötü şartlarından bahsedip duruyor, yardımcı olmaktan. Ama bunu inanılmaz naif biçimde yapıyor, adamı kırmaktan korkarak.
Adam kadının canına okuyor, kadın hala bu ruh halinde. Gözlerine perde inmiş.
Hiç aklım ermedi.
Yani adam kadına doğru düzgün muamele etse hiç umurumda olmayacak kadının  inci küpesi veya adamın lekeli kazağı ama arkadaş hem ortada böyle bir durum var hem de böyle dengesiz bir ilişki. 
Bir süre daha oturdular.
Ve kadın sonunda "seni seviyorum ben, her şeye rağmen" dedi ve kalktı gitti.
Adam kadının arkasından şöyle bir baktı.
Bir sigara daha yaktı, rahatladı, daha bir gevşek oturdu.
Sonra cep telefonunu çıkardı ve biriyle konuşmaya başladı.
Neşeli, morali yüksek. Sanki biraz önce yaşanan uzun konuşmadaki adam o değilmiş gibi.
Adamda hiç iz kalmamış.
Akşama rakı-balık yapacaklarmış.
Hey Allahım dedim, bir ya sabır çektim, hesabı ödedim ve kalktım.
Kafa dinlemeye geldiğim Burgaz'dan benden yaşça çok büyük, statü olarak da üstün olduğu belli olan bir başka kadının bambaşka hikayesini kendiminkinin yanına koyarak atlayıp motora İstanbul'a döndüm.

Rüyalar...


Sabah 06:30'da birden açıldı gözlerim.
Gördüğüm rüyaya rağmen çok kötü hissetmiyordum kendimi.
Muhtemelen henüz gerçekliğinin tesiri devam ettiği içindi.
Sonra yavaş yavaş fluelaşmaya başladı.
Sonunda yok oldu gitti.
Uyumuşum. Saat 09:00'da uyandım tekrar ancak.
İşte artık kötü hissediyordum kendimi.
Hiç de görmek istemediğim birileriyle rüya yoluyla da olsa karşılaşmıştım.
Konuşmuş, tartışmış, üzülmüş, yorgun düşmüş ama sonunda bir yolunu bulmuştum.
Tam derin bir oh çekecekken açılmıştı gözlerim.
Ve bulduğum yol da rüyamla birlikte yok olup gitmişti.

http://www.youtube.com/watch?v=t1TzaDblzgs


26 Şubat 2013 Salı

26 Şubat iyi geldi...

Şöyle bir geriden bugüne doğru okudum bu yasaksız defteri.
Ne kadar çok yazmışım.
Ne kadar çok akıtmışım içimdeki acıyı, sevinci, endişeyi size.
Benim taşıdığım ağır gelmiş anlaşılan, bir kısmını da size yüklemişim.
Parmaklarım yine klavyenin üzerinde geziniyor işte, bazen hiç tutamıyorum kendimi.
Bu sefer kederli bir şeyler yazmayacağım, içinizi karartmayacağım çünkü içim kıpır kıpır...
Üst üste iki güzel haber aldım.
Belki ikisi de çok önemli değil, belki kalıcı bile değil orası belli olmaz ama yine de havamı değiştirdi, yüzümü güldürdü ya, o bana yetti.
Bu güzel haberlerin ikisini de sadece bir kişiyle konuştum çünkü biri benimdi, biri de onun.
Sesini duymak, bunları konuşmak iyi geldi, sakinleştirdi.
İnsanoğlu ne tuhaf, ya da belki benim tuhaf olan.
Bir kaç telefon ile uçuşuyor eteklerim.
Büyüyemedi gitti içimdeki kız.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Döngü...

Biz bugün genç bir insanla vedalaştık.
Sırası gelmemiş, ani bir veda, onu tanıyan herkesi çok derinden etkiledi.
Umuyorum hep ışıklar içinde olacak.
Ve yine bugün küçücük bir bebek geldi hayatımıza.
9 aydır yolunu gözlediğimiz yakışıklı bir oğlan.
Bir kaç saat ara ile biri ile vedalaşırken, bir diğerini karşıladık.
Hep öyle derler zaten, biri ölür, biri doğar...
Yine de ikisini aynı gün içinde yaşamak gerçekten çok tuhaf şeyler düşündürüyor insana.
İçim karmakarışık.