17 Ekim 2016 Pazartesi

Beni de götür fayton...

Bilgisayarım kucağımda, günlerdir sonu gelmeyen işlerimi tamamlamaya çalışıyorum. Günlerdir üzerime çökmüş olan stresli ruh halim evde olduğum için hemen üzerimde değil de az ilerdeki sarı koltukta oturuyor ama gitmiyor bir türlü. Bir yandan televizyon da açık. Bildiğimiz ses yarışmalarından birinin yayınlandığı bir kanal kendi çalıp kendi söylüyor. Kafamı klavyeye ve notlarıma gömmüşken bir çok şarkı başlayıp bitiyor ekranda. Kayıtsızım. Sonra birden bu şarkı başlıyor. Gerçekten yüzüm aydınlanıyor aniden, yüz kaslarım geriliyor, basbayağı gülümsüyorum. Sonra gözlerimi kapatıyorum, başımı arkaya yaslıyorum ve dinliyorum. Bitiyor. Yetmiyor ama, o yüzden youtube'dan tekrar tekrar dinliyorum. Rahatlıyorum. "Müzik ruhun gıdası" tespiti bir kez daha can buluyor bu kez de benim ruhumda. Meğer günlerdir sararıp solmuşum, haberim yokmuş, duyunca fark ediyorum.

Sadece dinlemiyorum elbette. İlk dinlediğimde içimden mırıldanıyorum, ikinci ve üçüncü tekrarlarda ise artık kendi dünyamdayım. Müzik ne acayip şey, şiirler, sözler ne acayip... İnsanı nerede olmak istiyorsa oraya götürebiliyor, kimi özlüyorsa onun yanına. 4 dakika mı? Ya da 5 mi en fazla? Olsun. Başka neyin böyle bir gücü var insan üzerinde bilmiyorum.

Koyuyorum buraya linki, tıklayın mutlaka, mümkünse takın kulaklığı, biraz da açın sesini, hissettiğimin %30'unu bile hissetseniz inanın çok iyi gelecek.

"Yoksun diye yandı aşkına can..."

Sevgiler :)



15 Ekim 2016 Cumartesi

İskelede...


Söyle bana lacivert kadeh, kaç dudak değdi sana?
Kaçı efkarla, kaçı umutla buluştu seninle bir akşam üzeri bu tahta masada?
Kaç kişinin omuzlarındaki yükü paylaştı bu eski püskü sandalyeler?
Ya sen deniz?
Kaç kişinin gözünden akan yaşlara karıştın hırçın dalgalarını vururken karaya?

Söyle bana lacivert kadeh!
Kaç aşığın dudağı değdi sana?



12 Ekim 2016 Çarşamba

Ortak metinler...

Hiç tanımadığın bir adam, hiç tanımadığın bir kadına satırlar dizer ardı ardına. İtiraf gibi, özür gibi, kendine aynada çıplak bakar gibi. Bakarken kendi kendini infaz eder gibi. Her satırda, yavaş yavaş.

Gün gelir sen de tanışırsın bu satırlarla. Başka bir zamanda, başka bir kadına yazılan bu satırlarla. Yavaş yavaş gezinirken gözlerin cümlelerin üzerinde eş zamanlı olarak bir burulma hissedersin midende, ardından istemsizce gözlerin dolar. O zaman okuduğun metnin gerçek olduğunu fark etmeye başlarsın. Çünkü bu kadar pişmanlık ve acıyla yazılmış hiçbir metin kurmaca olamaz. Çünkü acı, şakacıktan anlatılamaz...

"Sevgili Bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de."

Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar



http://www.goodreads.com/quotes/777696-sevgili-bilge-bana-bir-mektup-yazm-olsayd-n-ben-de-sana

3 Ekim 2016 Pazartesi

Bir şehri affetmek...

1995 yılında, 18 yaşında bir genç olarak, ailesinin başının etini yemiş ve bavulumu toplayıp Ankara'ya gitmiştim. Bavulumda en kalın kazaklarım, montlarım ve bir de taptaze ümitlerim vardı. Artık liseli değildim. Koskoca üniversiteli insandım artık. Ne büyük heves, ne büyük heyecandı benim için, hala hissiyatını hatırlayabiliyorum.

1997 yılında, 20 yaşında bir genç olarak, Ankara'ya dayanamamış ve bavulumu toplayıp aileme, sıcak yuvama, çok sevdiğim İstanbul'a geri dönmüştüm. Bu kez bavulum çok dolu değildi. Sadece kazaklar ve montlar vardı zira giderken yanımda götürdüğüm ümitlerimin hepsini Ankara'da bırakmak zorunda kalmıştım.

Okulda aradığımı bulamamıştım, en yakın arkadaşım feci halde canımı sıkmıştı ve  çok aşık olduğum adamla bir türlü birbirimizi doğru anlayamamıştık. Ankara beni sevmemişti... Ben de onu!

O zamandan beri Ankara benim için hep "Gri şehir" oldu. İyi anılar bile yetmedi onu benim gözümde aklamaya çünkü gerçekten o zamana kadar tatmadığım her türlü üzüntüyü tanıyarak dönmüştüm İstanbul'a. Sonra da neredeyse bir daha hiç gitmedim. Belki bir iki kere, onlar da hatırlanmayacak kadar flu zaten gözümde.

Bu "Gri şehir" bana tek bir kıyak geçti. Bana şahane Ankaralı arkadaşlar kazandırdı. Hem kendileri hem de aileleri orada olduğumuz müddetçe hep kol kanat gerdiler bize. Ben İstanbul'a döndükten sonra da hep iletişimde kaldım onlarla. Kimisiyle bire bir, kimisiyle de haberlerini başkalarından almak kaydıyla. Uzun yıllar göremesem de içimde hiç soğumadılar.

Geçen hafta sonu atladım arabaya ve her seferinde konuşulan "Ay gelsen ya sen de, ne zaman geleceksin?" cümlelerine bir son verdim. İnanmazsınız ama Ankara beni bu sefer güneşli yüzüyle karşıladı, sıcacık. Hiç kopmasam da yıllardır aynı masada oturamadığım arkadaşlarımla sonunda bir araya gelebildim. Çok ama çok keyifli saatler geçirdim. Kaldığımız yerden devam ettik. Hayatlarımız ne kadar değişmiş olsa da frekanslarımız hiç kaymamış. Bunun keyfini çıkardım her biriyle konuşurken tekrar tekrar. Onlarla konuşurken daha da bir fark ettim ki, hayatının nereye gideceğini bilemeyen, kalbi kırık, göz yaşı kirpiğinden düşmeye hazır bir kız olarak çıkmış olduğum Ankara'ya, her işini halletmiş, bir baltaya sap olmuş ve hayatı daha iyi anlamış biri olarak geri dönmüştüm.

Size bu yazdıklarımın çoğu Ankara'nın içindeki yoğun programım sırasında araba kullanırken geçti aklımdan. İstanbul'a doğru yola çıkarken yanımdaki arkadaşıma anlatmaya başladım içimden geçenleri. Sonra yavaş yavaş yaşlar süzüldü gözlerimden, yavaş ama sık sık. "Biliyor musun, yıllardır süren hesabı kapattım, ben Ankarayı affettim sanırım" diye çıkıverdi ağızımdan. Gerçekten de tam olarak buydu hissettiğim. Ne bir abartı var ne de edebiyat parçalamak için yazılmış süslü cümleler. Ben sonunda Ankarayı affetmiştim! Yine de şairin dediği gibi Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü sevdim. Döndüm güzel şehrime geri geldim ama bu kez içim daha bir huzurlu olarak.

Bir şehir nasıl affedilir anlayabilmeniz için önce ona küsmeniz gerek sanırım ama umalım ki hiçbiriniz, hiçbir zaman küsecek kadar mutsuz olmasın hiçbir kara parçasının üzerinde...