20 Aralık 2016 Salı

Anlaşılamamak!

Bazen bazı şeyleri istesen de istemesen de yapmak zorunda kalıyorsun. Ya da istesen de istemesen de bir yerde bulunmak zorunda kalıyorsun mesela. Aklı ermeyen, ne desen anlamayan insanlara laf anlatmak zorunda kalıyorsun. Anlamıyorlar tabi. Anlayamazlar zaten zira anlamaya gönülleri yok. Zaten bence hiç gönül mönül de yok onlarda. Öyle kan pompalayan bir organ sadece sol göğüs kafeslerinde yatan.

İşte ben kendimi çok fena sıkışmış hissediyorum böyle şeyler yaşandığım zamanlarda. Böyle içimden ne gelirse söylemek, icabında kafa göz girmek istiyorum. Rahatlamanın en kısa yolu bu aslında. Yapamıyorum tabi. Sonra o sıkıntı içimde büyüyor, büyüyor, büyüyor ve içimdeki diğer sorunlarımla da birleşip kocaman bir kar topu oluyor, geliyor iki göğsümün arasına oturuyor. Ağlayamıyorum da zaten çok uzun zamandır (ve bundan nefret ediyorum, çözüleceğim günü bekliyorum hasretle) öyle hiçbir şey yapamadan dinginleşmeyi bekliyorum. Hiç akıllı işi değil bu biliyor musunuz. Çok gerekmedikçe yapmayın.

13 Kasım 2016 Pazar

Sweet November

Sıradan bir aydı Kasım ayı. Seni tanıyana dek. Artık değil. Sevmediğim kış mevsiminin habecisi olan Kasım üşütmüyor artık beni seni tanıdığımdan beri. Mevsimi değiştirdin:)

13 rakamı da uğursuzluktan muaf artık bende. Bütün uğuruyla gelip oturmuş aklımın, kalbimin en güzel köşelerinden birine. Uğurum olmuş uğursuz denilen 13.

Ne sen ne de ben bilebilirdik başımıza gelecekleri. Bilseydik acaba birbirimizden koşarak uzaklaşır mıydık? Sanmıyorum. Bence herhalukarda sımsıkı sarılırdık.

Birbirimize kaç satır yazdık bugüne kadar? Kaç sayfa? Kaç saat, kaç gün, kaç gece, kaç ay, kaç yıl geldi geçti ömrümüzden birbirimizi severek, birbirimizden vazgeçmeyerek? Artık saymıyorum:)

Hayat kaç kere oyun oynadı bize birlikteyken? Ne acı, ne saçma, ne mutlu, ne içinden çıkılmaz zamanlarımız oldu birlikte. Ve kimbilir daha kaç tanesini karşılayacağız birlikte, macera devam ediyor neticede...

Kim kardeş, kim abla, kim daha deli, kim daha inatçı, kim daha anlayışlı, kim daha başına buyruk? Kaç kere karıştı roller aramızda? Her seferinde bölüşmeyi bildik duruma göre rolleri bir şekilde. Hep kolay olmadı elbet ama her seferinde bir şekilde toparladık, toparlandık.

Ve aradan geçen yıllar, alınan yaşlarla birlikte oturdu biraz daha akıllara başlar. Yaşanan her bir anın kıymeti giderek daha çok bilinmeye başlandı. Kan bağı olmadan da insanın kardeşi ve hatta o kardeşle gelen ikinci bir ailesi olabilirmiş ve bu duygunun verdiği huzur bir çok şeye değişilmezmiş. Ne mutlu ki bize, hayat bize bunu öğretti.

Sen Sonat Erdemli, hayatımda tanıdığım en nevi şahsına münhasır kişi olarak ömrümün en güzel kazançlarından biri oldun. Vefanın sadece bir semt adı olmadığını, karşılıksız sevginin bir şehir efsanesi olmadığını sayende onlarca kez hissettim. Dilerim ki sende de karşılığı vardır...

Bana yaşattığın her deneyim, her duygu için teşekkür ederim sana. Ömrüm vefa ettikçe bırakmam elini. Sen benim saf tarafımsın hala herşeye inat. Senin bana hep söylediğin cümleyi bu kez de ben sana söylüyorum: Sen Başkalarına Benzeme Sakın, Hep Böyle Kal, Hep Bana Yakın! Seni çok seviyorum Sonat Erdemli. Doğum günün kutlu olsun canım kardeşim...



17 Ekim 2016 Pazartesi

Beni de götür fayton...

Bilgisayarım kucağımda, günlerdir sonu gelmeyen işlerimi tamamlamaya çalışıyorum. Günlerdir üzerime çökmüş olan stresli ruh halim evde olduğum için hemen üzerimde değil de az ilerdeki sarı koltukta oturuyor ama gitmiyor bir türlü. Bir yandan televizyon da açık. Bildiğimiz ses yarışmalarından birinin yayınlandığı bir kanal kendi çalıp kendi söylüyor. Kafamı klavyeye ve notlarıma gömmüşken bir çok şarkı başlayıp bitiyor ekranda. Kayıtsızım. Sonra birden bu şarkı başlıyor. Gerçekten yüzüm aydınlanıyor aniden, yüz kaslarım geriliyor, basbayağı gülümsüyorum. Sonra gözlerimi kapatıyorum, başımı arkaya yaslıyorum ve dinliyorum. Bitiyor. Yetmiyor ama, o yüzden youtube'dan tekrar tekrar dinliyorum. Rahatlıyorum. "Müzik ruhun gıdası" tespiti bir kez daha can buluyor bu kez de benim ruhumda. Meğer günlerdir sararıp solmuşum, haberim yokmuş, duyunca fark ediyorum.

Sadece dinlemiyorum elbette. İlk dinlediğimde içimden mırıldanıyorum, ikinci ve üçüncü tekrarlarda ise artık kendi dünyamdayım. Müzik ne acayip şey, şiirler, sözler ne acayip... İnsanı nerede olmak istiyorsa oraya götürebiliyor, kimi özlüyorsa onun yanına. 4 dakika mı? Ya da 5 mi en fazla? Olsun. Başka neyin böyle bir gücü var insan üzerinde bilmiyorum.

Koyuyorum buraya linki, tıklayın mutlaka, mümkünse takın kulaklığı, biraz da açın sesini, hissettiğimin %30'unu bile hissetseniz inanın çok iyi gelecek.

"Yoksun diye yandı aşkına can..."

Sevgiler :)



15 Ekim 2016 Cumartesi

İskelede...


Söyle bana lacivert kadeh, kaç dudak değdi sana?
Kaçı efkarla, kaçı umutla buluştu seninle bir akşam üzeri bu tahta masada?
Kaç kişinin omuzlarındaki yükü paylaştı bu eski püskü sandalyeler?
Ya sen deniz?
Kaç kişinin gözünden akan yaşlara karıştın hırçın dalgalarını vururken karaya?

Söyle bana lacivert kadeh!
Kaç aşığın dudağı değdi sana?



12 Ekim 2016 Çarşamba

Ortak metinler...

Hiç tanımadığın bir adam, hiç tanımadığın bir kadına satırlar dizer ardı ardına. İtiraf gibi, özür gibi, kendine aynada çıplak bakar gibi. Bakarken kendi kendini infaz eder gibi. Her satırda, yavaş yavaş.

Gün gelir sen de tanışırsın bu satırlarla. Başka bir zamanda, başka bir kadına yazılan bu satırlarla. Yavaş yavaş gezinirken gözlerin cümlelerin üzerinde eş zamanlı olarak bir burulma hissedersin midende, ardından istemsizce gözlerin dolar. O zaman okuduğun metnin gerçek olduğunu fark etmeye başlarsın. Çünkü bu kadar pişmanlık ve acıyla yazılmış hiçbir metin kurmaca olamaz. Çünkü acı, şakacıktan anlatılamaz...

"Sevgili Bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de."

Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar



http://www.goodreads.com/quotes/777696-sevgili-bilge-bana-bir-mektup-yazm-olsayd-n-ben-de-sana

3 Ekim 2016 Pazartesi

Bir şehri affetmek...

1995 yılında, 18 yaşında bir genç olarak, ailesinin başının etini yemiş ve bavulumu toplayıp Ankara'ya gitmiştim. Bavulumda en kalın kazaklarım, montlarım ve bir de taptaze ümitlerim vardı. Artık liseli değildim. Koskoca üniversiteli insandım artık. Ne büyük heves, ne büyük heyecandı benim için, hala hissiyatını hatırlayabiliyorum.

1997 yılında, 20 yaşında bir genç olarak, Ankara'ya dayanamamış ve bavulumu toplayıp aileme, sıcak yuvama, çok sevdiğim İstanbul'a geri dönmüştüm. Bu kez bavulum çok dolu değildi. Sadece kazaklar ve montlar vardı zira giderken yanımda götürdüğüm ümitlerimin hepsini Ankara'da bırakmak zorunda kalmıştım.

Okulda aradığımı bulamamıştım, en yakın arkadaşım feci halde canımı sıkmıştı ve  çok aşık olduğum adamla bir türlü birbirimizi doğru anlayamamıştık. Ankara beni sevmemişti... Ben de onu!

O zamandan beri Ankara benim için hep "Gri şehir" oldu. İyi anılar bile yetmedi onu benim gözümde aklamaya çünkü gerçekten o zamana kadar tatmadığım her türlü üzüntüyü tanıyarak dönmüştüm İstanbul'a. Sonra da neredeyse bir daha hiç gitmedim. Belki bir iki kere, onlar da hatırlanmayacak kadar flu zaten gözümde.

Bu "Gri şehir" bana tek bir kıyak geçti. Bana şahane Ankaralı arkadaşlar kazandırdı. Hem kendileri hem de aileleri orada olduğumuz müddetçe hep kol kanat gerdiler bize. Ben İstanbul'a döndükten sonra da hep iletişimde kaldım onlarla. Kimisiyle bire bir, kimisiyle de haberlerini başkalarından almak kaydıyla. Uzun yıllar göremesem de içimde hiç soğumadılar.

Geçen hafta sonu atladım arabaya ve her seferinde konuşulan "Ay gelsen ya sen de, ne zaman geleceksin?" cümlelerine bir son verdim. İnanmazsınız ama Ankara beni bu sefer güneşli yüzüyle karşıladı, sıcacık. Hiç kopmasam da yıllardır aynı masada oturamadığım arkadaşlarımla sonunda bir araya gelebildim. Çok ama çok keyifli saatler geçirdim. Kaldığımız yerden devam ettik. Hayatlarımız ne kadar değişmiş olsa da frekanslarımız hiç kaymamış. Bunun keyfini çıkardım her biriyle konuşurken tekrar tekrar. Onlarla konuşurken daha da bir fark ettim ki, hayatının nereye gideceğini bilemeyen, kalbi kırık, göz yaşı kirpiğinden düşmeye hazır bir kız olarak çıkmış olduğum Ankara'ya, her işini halletmiş, bir baltaya sap olmuş ve hayatı daha iyi anlamış biri olarak geri dönmüştüm.

Size bu yazdıklarımın çoğu Ankara'nın içindeki yoğun programım sırasında araba kullanırken geçti aklımdan. İstanbul'a doğru yola çıkarken yanımdaki arkadaşıma anlatmaya başladım içimden geçenleri. Sonra yavaş yavaş yaşlar süzüldü gözlerimden, yavaş ama sık sık. "Biliyor musun, yıllardır süren hesabı kapattım, ben Ankarayı affettim sanırım" diye çıkıverdi ağızımdan. Gerçekten de tam olarak buydu hissettiğim. Ne bir abartı var ne de edebiyat parçalamak için yazılmış süslü cümleler. Ben sonunda Ankarayı affetmiştim! Yine de şairin dediği gibi Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü sevdim. Döndüm güzel şehrime geri geldim ama bu kez içim daha bir huzurlu olarak.

Bir şehir nasıl affedilir anlayabilmeniz için önce ona küsmeniz gerek sanırım ama umalım ki hiçbiriniz, hiçbir zaman küsecek kadar mutsuz olmasın hiçbir kara parçasının üzerinde...


27 Eylül 2016 Salı

Zoraki gün

İşte yine o günlerden birindeyim. Size de oluyordur. İnsanın canı kimseyi görmek istemez, kimseyle konusmak istemez. Yerleşik olmayan, geçici depresyon hali. Geçeceğini bilsen de birisi sana söylesin istersin. Hani konuşmak istemediğin o insanlar var ya, işte onlardan biri yüzüne baksın, gözlerindeki o bulutu görsün istersin. Elbette ki öyle olmaz. Hayat işte, herkes kendi koşuşturmacasında yanından yürüyüp geçer. Mailler atılır, toplantılar yapılır, her şey olması gerektiği gibi devam eder. Olmak istediğin bambaşka bir yerken sen doğru düzgün oksijen bile alamadığın o binanın içinde gününü tamamlarsın için düğüm düğüm. Ben de öyle yaptım ama artık birisi içimdeki 9/8'liğin sesini açabilir mi acaba...

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Baba gibi...

Geçen yıl ailemizde çok üzücü bir kaybımız oldu. İnsan doğduğu günden beri tanıdığı, sevdiği, yakın olduğu birini kaybedince gerçekten çok büyük yoksunluk hissediyor. Kendisi reklam kokan hareketlerden hoşlanmayan, sade ve ağır bir beyefendi olduğundan ismini vermeden yazıyorum. "Çok sevdiğimiz aile büyüğümüz" diye tanıtabilirim.

Tanıdığım en kendine has insanlardan biriydi gerçekten. Bir tarafı aşırı ciddi, daima alçak tondan, ağır cümlelerle konuşan bir karakteri sergilerken diğer yanı çok çok neşeli, aşırı girişken, insanları şakalarıyla gülmekten yerlere yatırırken kahkahalarıyla da kulaklara neşe saçan bir adamı yaşatırdı. Başarılı iş adamı, iyi koca, ilgili baba, çok çok iyi dost...

Bir insanı böyle bir paragrafla anlatmak elbetteki büyük haksızlık ve hiç yeterli değil, ben sadece aklınızda çok genel de olsa bir resim belirebilsin diye ufak ip uçları vermiş oldum size aslında.

O benim için hep büyük destekti. Şahsen maddi hiç bir bağım yoktu kendisiyle, bu değil söylemek istediğim. Manevi olarak her zaman büyük güvenceydi. Babasını kaybetme endişesini bünyesinde yüksek dozda yaşayan bir kız çocuğu olarak onun hep babamdan sonra bizi bırakıp gideceğini ve o zor günlerde ona sığınabileceğimi düşünürdüm. Ama işte o bizi düşündüğümden çok daha erken bırakıp gitti.

Ondan ayrılalı 1 sene 7 ay oldu. Kaybettiğimiz günden beri her fırsatını bulduğumda ziyaretine gidiyorum. Oturuyorum, bir sigara yakıyorum sonra başlıyorum konuşmaya. "Başıma şu geldi, bu geldi, sen oralardan görüyorsundur, bana akıl ver, rüyama gir bir şey yap" diyorum. Rahatlatıyor bu beni. Bir de benim gibi yakınlarını kaybetmekten çok korkan biri için sık sık ona gitmek belki de bu korkumu daha yaşanır hale getiriyor. Yani artık mezarlıklardan eskisi kadar korkmuyorum. Fiziksel korku değil, yani karanlıkta bile girerim oralara, sorun değil. Benimki orada birini bırakıp çıkmak zorunda olma korkusu. Onun kaybıyla yavaş yavaş buna da alışıyorum galiba. Sanıyorum bana babalığını son kez ama belki de kafamdaki, ruhumdaki en büyük soruna yardımcı olarak yapıyor. Umarım o da benim, bizim, geride bıraktıklarının onu hala ne kadar düşündüğünü, andığını, özlediğini hissedebiliyordur... Işıklar içinde olsun...

11 Ağustos 2016 Perşembe

Sudan bir sebep...

Deniz kenarında büyüdüm ben. O zamanlar Anadolu yakasında henüz sahil yolu falan yok. Önü iskele ve kumsal olan evimiz Göztepe'de. Şimdiki İstanbul'da hayal edilemeyecek bir lüks. Ben mini mini bir kız çocuğuyum. Havalar ısınmaya başlayınca anneler ve çocuklar hep iskelede. Yaz manzaraları hep böyle bizim orada.

Sonra mevsim dönüyor, kış geliyor. Evimizin çok ama çok büyük camları var. Çok iyi hatırlıyorum. Özellikle yağmur yağdı mı ben hep pencere kenarında. Uzun uzun oturup seyrediyorum. Uzun uzun uzaklara bakıyorum. Bu arada yaş 4 falan. Bu uzun yıllar böyle devam ediyor, ta ki sahil yolu inşaatı başlayana dek. O inşaatla birlikte babam "bu inşaatı kafamız kaldırmaz" diyor ve biz de Suadiye'deki evimize geçiyoruz.

Yıllar geçiyor, büyüyorum. Huyum suyum değişiyor, birçok şey değişiyor ama benim denizle aramdaki ilişki hiç değişmiyor. Hala yağmur yağdığı zaman evimin penceresinden denize bakmayı seviyorum, deniz kenarında olmayan ama uzaktan da olsan denizi görebilen evimin pencerelerinden. Hala kafam bozuk olduğu zaman deniz kenarında alıyorum soluğu. Sanki bir tek orada rahatlayabiliyorum. Yanımda biri varmış yokmuş, hiç önemli değil, hatta olmasa daha bile iyi belki. Hala uzun uzun bakıyorum. Çocukluk alışkanlığım bugün artık ruhumu dinginleştirmenin bir yolu benim için. Ve elbette en çok deniz kenarında kurulan bir sofrada sevdiklerimle iki kadeh atıp iki lafın belini kırmayı seviyorum. Uzun uzun sohbet etmeyi ve hatta gecenin sonuna doğru denizden gelen nemin saçımı bozmasını bile seviyorum.

Kenarında bu kadar mutlu olduğum bu büyük su birikintilerinin üzerinde olmak beni ayrıca acayip mutlu ediyor. İster bilmem kaç direkli tekne olsun, ister balıkçı sandalı, inanın hiç fark etmiyor. Gece suyun üzerine vuran yakamozu, yakamozun içinden geçerek izlemenin keyfini başka hiçbir şey vermiyor. Şu yaptığım tasvirden sonra şu an karada olduğum için inanın yüreğim burkuluyor:) Benim bu arsız yüreğim de ne kolay burkuluyor! Sevdiği, istediği herşey her an kavuşması imkanlı olsun istiyor. Büyümüyor. 4 yaşında evinin penceresinden yağmuru seyreden kız çocuğu, belki çok klişe gelecek size ama gerçekten yerli yerinde duruyor. Ben de büyümesin diye gözünün içine bakarken onu denizlerle kandırıyorum. Aslında bütün mesele bu...


21 Temmuz 2016 Perşembe

Korku!

O sesi ilk kez duyduğumda "Allahım sen yardım et!" dedim içimden ve yerimden fırlayıp pencereye koştum. Gerçekten F-16'ydı üzerimizden geçen. Ve ben her seferinde 14. kattaki dairemin camından içeri gireceklerini sanarak korkudan kocaman olmuş gözlerimle bakıyordum gökyüzüne.
Daha önce hiç yaşamadığım bir duyguydu bu; sevdiklerimi bir daha hiç görememe ihtimali. Uzun uzun anlatmama gerek yok. O geceyi yaşayan herkes benimle paralel şeyler hissetmiştir eminim. Sabahının ve sonraki günlerin ne getireceği bilinmeyen geceyi güne bağlayan uzun, upuzun saatler ve aklımdan geçen tek bir mısra:

"Koşullar ağırdı ve ben seni o zamanlarda da seviyordum." 

20 Mayıs 2016 Cuma

Teşekkürler...

Çok uzun zamandır yazıyorum ben. Yazmayı öğrendiğim günden beri.
Bir müddettir de burada yazıyorum. Bazen kendimi kısıtlanmış hissetmekle birlikte yine de aklımdan geçenleri sizlerle paylaşmak hoşuma gidiyor. Sizler de okuyorsunuz. Siz okudukça ben mutlu oluyorum.
Çok sıkı takip etmiyorum aslında, hangi post kaç tık almış falan, çok ilgilenmiyorum ama istatistiklerde görüyorum ki yazdıklarım dünyanın çeşitli ülkelerinden takip ediliyor. Rusya başta olmak üzere, ABD, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık, Hollanda, Ukrayna, Belçika, Portekiz, Çin... Bu şahane bir şey. Bu ülkelerin çoğunda da tanıdık bildik kimsem yok ama blog bir şekilde ulaşmış adreslere.
Bu durum elbette merakımı cezbediyor:) Beni kimler okuyor? Kaç yaşındalar, ne iş yaparlar, kadınlar mı yoksa erkek mi... Hepinizi tek tek tanımanın bir yolu olsaydı keşke.
Merakımı yazıya dökerken aynı zamanda teşekkürlerimi de iletmek istiyorum sizlere. Sizler de beni merak ediyor olmalısınız ki bunca zamandır bırakmadıniz peşimi. İyi ki bırakmadınız. Bundan sonrada bırakmayın... ;)

28 Şubat 2016 Pazar

Yazıyla "Kırk", rakamla "40"

Küçük kız (yaş 7): Ben yaşlanınca öyle yapmayacağım!
Anne (yaş 27): Kac yaşına gelince yani?
Küçük kız: OTUZ!

Bu diyalog annemle bana ait, bazı anları nedense hiç unutmazsınız, işte bu da onladan biri.
OTUZ! Ne büyük yaştı, hiç gelmeyecek gibi, sanki ben hep 7 kalacakmışım gibi hissederdim.
"Yıllar su gibi akıp geçer, anlayamazsın" derdi büyüklerimiz, haklılarmış. Otuz geldi, otuzbes geldi ve bu sene etrafımdaki arkadaşlarımın neredeyse %80'i 40 barajına geldi. Ben de onlardan biriyim, sadece 1 ay uzakta. Her gelen yeni yaşı kucakladığımız gibi onu da sevgiyle kucaklıyoruz elbette ama o daha gelirken bile şöyle bir sorgulatıyor insana kendini. "Şöyle bir silkelen kendine gel" dedirtiyor. Birisi, muhtemelen bir yazar-şair bu misyonu ona yüklemiş o da her geldiğine bu hesaplaşmayı yaptırtıyor. Güzel bir şey, farkındalık iyidir, varsa ters giden bir şey düzeltmeye fırsatın olur belki, yeteri kadar istersen...
Hala yaşının insanı olamasam da ve bu 40 mevzusunun benim hayatıma radikal bir fark getirmeyeceğini bilsem de hazır zamanı gelmişken ben de şu küçük hesaplasmadan yapıyorum kafamın içinde. Çok şükür şu ana kadar beni üzen bir durumla karşılaşmadım. Mesela istemediğim hiç bir şeyi yapmamışım gerçekten ve istediğim ne kadar zor olsa da tüm şartlarımı zorlamışım hedefe varmak için. Bazen bilerek bazen de bilmeyerek. Şimdi uzaktan bakınca fark edebiliyorum, ben hayatı olabildiğince cesur yaşamışım. İnsanın kendisi için böyle birşey söylemesi de biraz tuhaf geliyor kulağa, böbürlenmek gibi, ama değil aslında çünkü görüyorum ki risk almışım mesela defalarca, bazen kaybedeceğim aşikar bile olsa kazanma ihtimalini kıyıp da bir kenara atamamışım. Kısacası hiç uzatmadan söylemem gerekirse kendim için yapabileceğim bir şey olduğunu düşünüyorsam öyle bir  kenarda hiçbir şey yapmadan oturmamışım. Ve sonunda hep şöyle demişim: "Pişman değilim, bugün olsa yine yaparım". Şimdi böyle bir kaç satırla açıklamak çok zor elbette geçen yılları ama genel durumun iyi olduğunu söyleyebilirim;) 
Biraz kendi kafasının dikine giden bir karakter olduğum söylenir öteden beri, öyle de yaşadığım doğrudur ama kendi hayatımı başkalarının kafasının dikine giderek mi yaşasaydım? Yazık olmaz mıydı? Size de tavsiye etmem, yaşamayın, yazık olur:) 

İç hesaplasmalarınızdan hasarsız çıkmanız dileğiyle...

Sevgilerimle:)