30 Aralık 2011 Cuma

Olan biten...

Tarihe bak, 30 Aralık! Ve ben bu sene hiç bir şekilde yeni yıl moduna giremedim. Daha bir tane bile hediye almadım mesela. Yıllar sonra ilk kez dışarıda bir yıl başı geçireceğiz ama daha elbisemi almadım, yüksek topuklu rugan ayakkabı istiyorum aslında ama daha bir tek vitrine bile bakmadım. Bu kadar hevessizsin madem neden yazıyorsun dersen, bir yıl sonu kapanışı yapayım dedim. Bugünlerde birisinin ağzıma doladığı gibi "değerlendirelim" dedim yani.

2011 gerçekten de çok stabil giden hayat çizgimin içinde oldukça farklı inişler çıkışlar yaşadığım bir yıl oldu.


Annemi yoklayan hastalık, hepimizin ağzını yüreğine getirdi, hiç bu kadar büyük bir korku yaşadığımı hatırlamıyorum hayatta, Allah bir daha da yaşatmasın. Ne bana, ne de kimselere, düşmanıma bile hatta! Geldi de geçti!

Sonra Mart ayında 35 geldi, iyi dedim bağrıma bastım. Hoş gelmiş. Hep derlerdi, bazı yaşlar insanın hayatında mihenk taşıdır, kendine gelirsin, ne olduğunu anlarsın, ne olmadığını da. Öyleymiş gerçekten.

Sonra bir de Haziran ayı geldi. Haziran'dan bu yana her şey bir acayip. Ne kadar kontrol etmeye çalışsam da su yolunu kendi buluyor, dereyi yukarı akıtacak halim yok ya, bıraktım ben de, ne olursa olsun.

Yani inişli, çıkışlı bol tempolu bir yıl geçirdim, yıl bitti diye biteceğini de düşünmüyorum. Bitmesin de zaten. Memnunum ben halimden, her ne kadar değilmişim gibi görünsem de.

Yeni gelen yıla hiç bir anlam yüklemiyorum. Sadece cebimde bir uçak biletim var 7 Ocak'ta kullanılmak üzere, bir bunu biliyorum şu an yeni yıla ait. Bunun dışında da plan program yapmaktan vazgeçtim çoktan, çünkü yapsam da bir şey fark etmeyecek biliyorum artık. Gelsin hayat istediği gibi. Bakarız icabına.

Hepimiz için sağlıklı ve mutlu günlerle dolu olsun gelen yıl...

26 Aralık 2011 Pazartesi

Olmaz, olmaz deme, "Olmaz" olmaz!



Anladım ben, "olmaz" diye bir şey gerçekten yok.

Sen istediğin kadar yırt kendini.
İstediğin kadar güçlü dur.
İstediğin kadar anlat.
Olacakla, öleceğe çare yokmuş.
Bir de bütün bunlar yaşanmadan bilinmezmiş.
Hayat resmen dalga geçiyor insanla.
İstersen kader de, istersen seçim.
Artık için nasıl rahat edecekse...










10 Aralık 2011 Cumartesi

Gün sayılı da olsa...


Çok özledim seni be!

Herhangi bir durumda göz göze gelip patlayana kadar gülmeyi, ya da hemen kirpiğimizin kenarında duran iki damla göz yaşımızı beraber dökmeyi. Rakı masasında 7-8 saatin sonunda geyiğin en alasına bağlayarak bitirdiğimiz, geceleri sabahlara çıkardığımız seansları. Aynı gecenin sabahında akşamın kritiğini yapmak için tekrar konuşarak geçirdiğimiz uzun uzun saatleri. Yeni gelişen durumlar karşısında yaptığın değerlendirmelerini, hiç uygulanmayacağını, herkesin kafasına göre takılacağını bildiğin ve doğrusunun bu olduğunu düşündüğün halde gerçek dost olmanın sorumluluğu ile bin kere de olsa bıkmadan anlattığın yapılması gerekenler listesini. Günde üç posta kapattığın kahve fincanını. Her ama her aradığımda duymaktan yıldığım telefonundaki meşgul sesini. Renkli kalemlerini. Sarı Sokaklara beraber gitmeyi... Daha bir milyon tane şeyi.

Şimdi sen yokken bunların çoğunu iki kişi yapıyoruz. Emanetlerine iyi bakıyoruz. O bana, ben de ona:) Çalışıyoruz en azından. Ama şu ara ikimizde de hayat yok be güzelim. Dış mihraplar bizi rahat bırakmıyor. Tam da şimdi lazımsın yani. Hele bu akşam nasıl zor oldu bir bilsen. Bazen olur ya, ne söylesen olmaz, karşındakinin kafasına girmez, çok da haklıdır çünkü öyle bir durum vardır ki söylediğin her şeyin yetersiz olduğunu bilirsin, sen bile inanmazsın ama illa da bir şeyler söylemek istersin, kafası dağılsın, neşesi yerine gelsin. İşte tam da o gecelerden birini yaşadık. Yine de teknolojinin gözünü seveyim. Yüzünü gördük, sesini duyduk, kameranın dibine sokmak itibariyle iki kadeh kaldırdık da biraz hafifledik:)
Ne kıymetliymiş, ne özelmiş, ne güzelmiş bir kez daha anladım. Çünkü sen yine bir şekilde anlattın...

Paris'e bizden selam söyle, ondan epeyce bir alacağımız var:)



"Zıvanadan çıkmak" ne demek?

Sizin doğrularınız ne kadar da büyük ve yaşanmışlıklarınız ne kadar da çok. Öyle ki beni yargılayabiliyorsunuz. Saygı duyardım. Keşke bilmeseydim aslında ne kadar da küçük dünyalarınız olduğunu. O zaman fikirlerinizin benim için bir geçerliliği olabilirdi belki. Ama siz dünyayı ne kadar biliyorsunuz, ya da geç koca dünyayı, benim dünyamı ne kadar biliyorsunuz. Bildiğinizi sanıyorsanız büyük bir yanılgı içindesiniz. Benim kocaman bir dünyam var. Öyle büyük ki içinde size bile yer var! Benim kocaman bir kalbim var, her şeye rağmen hala içinde yeriniz var. Yine de fazla zorlamayın benim tahammül sınırlarımı. Bir kalemde silmişliğim var! Göz dağı değil bu! Hayal kırıklığımın yarattığı öfke. Kalbimden geçen. Öyle ki, neredeyse üzerinde benden başka kimsenin olmadığı bir adaya, yanıma üç şey alıp gidesim var!
Sıyrılın maskelerinizden. Ya iyi olun, ya kötü! Bu kadar arada kalmak insanı yorar. Sizin bu gri haliniz beni kararttı! Ya benim olun, ya "el" olun. Ama ikisini birden istemeyin. Kimsenin böyle bir hakkı yok! Benim buna eyvallahım yok. Daha da söyleyecek lafım yok!

7 Aralık 2011 Çarşamba

Aslanlar gerekeni yaptı...

4 yaşındaydım Galatasaray marşını ilk söyleyip, Galatasaraylı olup, Galatasaraylı öleceğime dair andımı içtiğimde. Fenerbahçe taraftarı olan babam, 4 yaşındaki küçük kızını elinden tutup Galatasaray SK'nın yüzme okuluna kayıt ettirmişti. Her sabah marşımı söyleyip, andımı içtim. O yaşta bile tüylerim diken diken olur, içim titrerdi yanında Türk Bayrağı dalgalanan o bayrağın önünde marşımızı söylerken. O yıl bir sezon gittim, sonra 8 yaşında bir sezon daha gittim. Galatasaraylı olmak ne demek taa o zamanlar öğrendim ben. Sonra da yolumdan dönmedim zaten.

Fenerbahçeli babanın fanatik Galatasaraylı kızı olarak hep sonsuz zevk aldım babamı kızdırmaktan. Fenerbahçe'nin kaybettiği Çaykur Rize maçları sonrası kendisine taze demlenmiş tavşan kanı çaylar ikram ettim, o da kaybettiğimiz Denizli Spor maçlarının sabahında horoz sesleriyle uyandırdı beni. Böyle tatlı tatlı didişip duruyoruz yıllardır. "Kendi ellerinle yaptın" diyorum, "katlanacaksın:)"

Fair play'e inanan bir taraftar olmaya çalışsam da fanatik tarafım zaman zaman daha ağır basabiliyor. Özellikle derby mücadelelerinde, Şampiyonlar Ligi ya da UEFA kupası maçlarında. Sinirleniyorum, nabzım hızlanıyor, abuk sabuk bağırmalar falan, kaptırıyorum yani kendimi. Bu yüzdendir ki bu gece maçı seyretmemeye karar verdim. Çünkü ciddi, ciddi üzülüyorum, moralim bozuluyor, gece kötü bitiyor malubiyet geldiği zaman. En iyisi seyretmemek dedim. Hiçbir organizasyon da yapmadım. Sonuç, maç başladıktan 5 dakika sonra naklenfutbol.com'dan sesini sonuna kadar açarak dinlemeye başladım maçı. Ve tabi ki çok pişman oldum seyretmediğim için. İlk gol, ikinci gol, üçüncü gol. Yağmur oldu yağdı Galatasaray'ım. Terim'in öğrencileri yüzümüzü güldürdü.


Fatih Terim'in yeri çok başkadır bende. 1999-2000 sezonunda önce Arsenal'i yenerek UEFA kupasını ve sonra da aynı yıl Real Madrid'i yenerek Süper Kupayı bize getiren Terim ve Taffarel'li, Hakan'lı, Bülent'li, Ergün'lü, Suat'lı, Umit'li, G.Hagi'li, Emre'li, Hasan'lı, Okan'lı, Arif'li o kadroyu hiç bir Galatasaray taraftarının unutabileceğini sanmıyorum. Bizlere yaşattığı heyecan, sevinç ve gururu da. Hüngür hüngür ağlamıştım bizimkiler kupayı kaldırırken. Ağlamıştık. Kalabalık bir kadro ile izleniyordu çünkü o maçlar. Moda Deniz Kulubü'nün duvarları dile gelse de konuşsa, anlatsa nasıl kendimizi oradan oraya attığımızı atılan her golde.

Ben hep güvendim Terim'e. Babam çok şanşlı bir adam olduğunu söyler durur ama ben bir başarı hikayesi olduğunu düşünüyorum. Futbol sevgisi yetmez kazandırmaya, hırs gerekir, azim gerekir, inanç gerekir, ne lazımsa onu yapmayı gerektirir. Gerekirse soyunma odasında çocuk azarlar gibi azarlamayı gerektirir koca adamları, gerektiğinde oturup onlarla ağlamayı. Sabırlı olmayı, tahammüllü olmayı. Erkek olsan da önce spor adamı olduğunu hatırlamayı. En güzel örneğidir Galatasaray'ın Fenerbahçe stadında aldığı TSYD Kupası maçında yaşananalar. Ölene kadar unutamayacağım herhalde. Babamla gitmiştim maça. Fenerbahçe tribününde numaralıda oturmuştuk. Babam sıkı sıkı 38 kere tembihledi beni. "Sakın" dedi, "Sakın gol falan olur, ayağa fırlama gol diye" dayak yersin, alamam ellerinden. Sonuçta Galatasaray aldı o maçta kupayı, kaldırdı Fenerbahçe taraftarının önünde. Aman Allahım, hayatımda daha önce duymadığım acayip acayip küfürler. Maç öncesi 2 sıra arkamda keten takımıyla, elinde purosu Fransızca gazetesini okuyan cool amca bile. Beyefendilikten eser kalmamış, olmuş bir canavar! Terim'in, annesine, karısına, o zamanlar daha küçücük olan kızlarına bile. O kadar utanmıştım ki duyduklarımdan ve de ne kadar üzülmüştüm o zaman Terim için. Hiçbir şey yapmadı Adanalı Terim. Sadece taraftara döndü, eliyle susun işareti yaptı, susun! Elleriyle "yeter" dedi sonra. Yatışmadılar tabi ama ne çare. Spor adamı olmak o anda maça konsantre olmayı gerektiriyordu, döndü yüzünü sahaya futbolcularına konsantre oldu, kupayı da aldı çok şükür.

Şimdi tekrar takımımın başında olduğu için gerçekten mutluyum. Takımımı seyretmek yeniden zevk vermeye başladı geçen yıllardaki yetersiz futbolunun üstüne. Doğru transferler, gerekli konsantrasyon, kazanma isteği. Şimdilik hepsi yerinde, artarak devam ediyor. Umarım senenin sonunda özlediğimiz kupayı da getirir bize, tekrar Avrupa'da takımımı seyretme gururunu da yaşatır.

Bu gece için önce takımımızı ARENA'da deliler gibi destekleyen taraftarlara, takımımızın baş adamı Terim'e, sonra futbolculara ve de Terim'e takımı emanet eden yöneticilere teşekkürler. Bizleri yataklarımıza mutlu yolluyorlar, daha bir de yarın sabahı var bunun:)

Hepinize iyi geceler...

6 Aralık 2011 Salı

İçimde çalıyor bir kırık alaturka...

Size şöyle güzel güzel, cıvıl cıvıl bir şeyler anlatayım diyorum ama olmuyor bir türlü. Hep geceleri yazdığım için mi böyle oluyor acaba? Karanlık çökünce benim de mi içim kararıyor acaba? Halbuki geceyi severim ben gündüzden çok.

Bir şeyler ters gitmeye başlayınca her şey mi üst üste gelir? Bu bozulamayan bir klişe midir? Sanki birisi bir düğmeye bastı, herşey karma karışık oldu, sanki biri domino taşlarının ilkine dokundu, sırayla tıkır tıkır yıkılıyor hepsi.

Extra değişken ruh halim günden geceye inişli çıkışlı ilerliyor. Tabi ki sürekli böyle hissetmiyorum. Kötü yani. Ama tam derin bir "ohhhh" çekerken bir taş daha devriliyor. Hooop dön en başa. N'aapsam, kurşun falan mı döktürsem acaba tepemde dönüp duran bu kara bulutların dağılması için?

Sorgulamaktan sıkıldım, düşünmekten yoruldum, kafamda dolaşan tilkilerin kuyrukları birbirine değmesin diye sürekli uyanık kalmak zorunda olmaktan daraldım! Bu kadar düşündüm de bir soruca varabildim mi? Elbette hayır.

İyi düşün diyorlar, "secret" yap! Yok, artık buna da inanmıyorum. Secret'ın dibine vurduğum günleri de bilirim ben, anlatsam inanmazsınız o derece yani.

Bi rahat kalmak istiyorum ya, kafam bomboş olsun istiyorum. Canımın her istediğini söyleyebilmek. Hiç bir şey içimde birikmesin istiyorum. İçim kararmasın, daralmasın boş yere!

Sadece ama sadece beni mutlu eden birileriyle olmak istiyorum. Sırf o benim diye benimle birlikte olan, benimle yiyen, benimle içen, benimle seven, benimle yanılan.

Sonuna kadar güvenmek istiyorum, kafamı yastığa rahat koymak. Çıkarsız ilişkiler istiyorum, karşılık beklemeden vermenin erdem olduğunu bilen insanları istiyorum etrafımda. Sırtımı yaslamak istiyorum, birileri de benim arkamı toplasın artık, yeter.

Bu aralar pek optimist değilim anlayacağın. Canım sıkkın...

5 Aralık 2011 Pazartesi

Olmak ya da olmamak:)

Dün gece eve dönünce ne okusam diye kitaplarımı karıştırdım. Başucumda duranlardan bir tanesi de, geçen sene Galata'daki ofisine gittiğimde tanıştığım, acayip sempatik, egodan arınmış, tipik kız arkadaş modeli bir insan olan Bahar Korçan'ın imzaladığı, kırmızı kumaş kaplı, içinde eskizlerinin, yazılarının bulunduğu kitap. İlk aldığımda her bir yerini incelemiştim. Çünkü şablonsuz. Her sayfası farklı tasarlanmış, insanda merak uyandırıyor.

Bir sayfaya şunları karalamış mesela:


Oldum olası

Olası şeyleri

Olması gerekenleri

Zorunlu "Ol" hallerini

Olmak fiilini berbat edenleri

Hele olası sevgileri

Hiç sevmedim.

Zorunlu olmalar

Olabilecek aşkları

Yaşanacak anları

"Ol" halinden

"Zor" haline dönüştürür.

Onun için;

Zorunlu hallerden geçip

Öz "Ol" halinle

Sev beni_


Ne kadar güzel anlatmış... Ne bir eksik, ne bir fazla. Hissettiğim kadar. Olmasını istediğim gibi...

2 Aralık 2011 Cuma

What about me?

Aynı anda herkesi birden mutlu etmek mümkün mü? Anneni, babanı, sevgilini, en yakın arkadaşları, iş arkadaşını, patronunu, müşterini... Bir de en son halin kalırsa kendini!


Uzun zamandır bunun için uğraşıyorum ama görüyorum ki mümkün değil. Başkaları için yaşamıyorum ama bazılarını sevdiğim ve istediğim için, bazılarını da görevim olduğu için yapmaya çalışıyorum. E olmuyor tabi. İllaki bir şeyler daha az oluyor, birileri mutluyken, birileri mutsuz oluyor, bütün çabama rağmen.

Çünkü benden bir tane var. Bir tanecik kalbim, bir tanecik beynim, muhteşem gülüşümü sergilemeye yarayan bir tanecik ağzım, güzel laflarımı dışa vurmak için bir tanecik de dilim! E olmuyor, yetemiyorum işte.

Ondan sonra gelsin sorular. Neden suratın asık senin?, beni niye aramıyorsun?, mesajıma neden cevap vermedin?, neden gelmedin?, neden gülmedin?, neden sevmedin? Falan, falan, falan...

Bu kadarım arkadaşım ben. Mükemmel değilim. Nasıl olunur onu da bilmiyorum.

Bugünlerde her türlü sabıkalıyım senin anlayacağın.

1 Aralık 2011 Perşembe

Hiç konuşmadın. Sonra bir konuştun... Bütün konuşmadıklarına bedel! Dinledim. Söylemek istedim, nasıl anlatacağımı bilemedim. Sen söyledin rahatladın. Ama işte yine hiç bir şey sormadın...