31 Temmuz 2011 Pazar

İncir Reçeli Güzeldir:)

Güzel ama çok sıcak bir cumartesi gününün öğleden sonrasını buz gibi bir sinema salonunda sinema eleştirmenlerinden çok övgü alan "İncir Reçeli"ni seyrederek değerlendirmeye karar verdik. Ben bir ön araştırma yapıp filmin fragmanını seyretmiş, fotoğraflarına bakmış, müziklerini dinlemiştim. Ağır bir aşk hikayesi ve bir trajedinin bizi beklediğini biliyordum, hazırlıklıydım yani. Neyse, aldık biletlerimizi, mendillerimizi yerleştik koltuklarımıza. Komik saçlı adamla (Sezai Paracıkoğlu), 25 yaşında pıtır pıtır bir kızın (Melike Güner)tanışmalarına, aşık olmalarına tanıklık ettik. Sonra ilk perdenin sonunda kız adamın kulağına bir şey fısıldadı ve "5 dakika ara" yazısını gördük perdede. Boğazıma yerleşen düğüm ve gözümün kenarında pusu kuran damla yüzünden kafamı sağ tarafa çeviremedim, sadece "bunu hiç beklemiyordum, hayır ya" şeklinde söylenebildim.

Filmi seyrederken, "benim tek şansım incir reçelini sevmek olsaydı bu kadar neşeli, boş vermiş, aşk dolu ve olumlu olabilir miydim?" diye düşündüm... Gerçekçi olalım, hayatta olamazdım, çekilmez biri olurdum muhtemelen!

Aşk Tesadüfleri Sever'den sonra seyrettiğim ilk Türk filmi İncir Reçeli. Güzel ama çok ağır bir hikayeyi güzel sahnelerle harmanlayıp (Aytaç Ağırlar) sunmuşlar seyirciye. Renkler güzel, ara ara çok güzel replikler var. En çok hoşuma gidenlerden biri "Hayatınıza İstanbul'dan katılıyorum" oldu galiba.

Filmden çıktıktan sonra kendi aramızda konuştuk, bana filmde "çok" gelenler bazılarına "az" gelmişti:) Göreceli işte:) En güzeli kendiniz seyredin, kendiniz karar verin.

Ama bence hem filmle hem de hayatla ilgili göreceli olmayan; "zor aşk" her zaman en çok kalbe kazınan oluyor galiba, ve de "ölümsüz" olan!...

İyi pazarlar:)

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Facebook, Facebook, hergün aradım durdum...

Tam tamına 4 yıl oldu bu illete yakalanalı. Benimle yeni tanışan, daha yakından tanımak isteyen herkes Facebook hesabıma bir göz atarak, tarzımı, tavrımı, sevdiğim içkiyi, yakın arkadaşlarımı, sevdiğim şarkıları, işimi-gücümü, fiziksel değişimimi, gitmeyi sevdiğim yerleri, haftada kaç gün çıktığımı, günlük ruh halimi (hava durumu misali, havalar nasıl olursa benim havam iyi olsun ama her gün iyi olmuyor haliyle) ve daha bir çok şeyi pıt diye öğrenebilir. Gizli-saklı hiçbir şey kalmadı!


Bana böyle olacağını söyleselerdi "hadi canım ordan" derdim, çünkü şu ara hiç belli olmasa da mahremiyete çok önem veririm aslında! Ya da "verirdim" mi demem lazım acaba!



Yok, deniyorum olmuyor, kendimi alıkoyamıyorum, hastalık gibi, her gün düzenli olarak birkaç yüz kez girip pıtır pıtır okuyup yazıyorum. Hayır, mantıklı düşününce kime ne benim ne zaman, nerede, kiminle olduğumdan! Ya da bana ne başkalarından. Hiçbirimizin mahalledeki meraklı ablalardan/abilerden farkı kalmadı. Bunun adı hayatını teşhir etmek mi? Gördüğün gibi çelişkiler içindeyim sevgili okuyucu. Tek tesellim bu hastalığa tek başıma yakalanmamış olmak. Bütün dünya sürükleniyor peşinden. Bir de hayırlı işlere de yarıyor Allahtan. Neticede hepimiz ilkokul arkadaşlarımızla buluştuk değil mi:) Bize yaradı da, kanı tutanlar gayet yeniden biraraya geliyor zaman zaman. Doğumlar, kayıplar, mezuniyetler, nikahlar, düğünler, partiler, filmler, doğumgünleri, sağolsun Facebook, anında info olarak hesaplarımıza düşüyor. İletişim açısından faydasını yadsıyamayacağım şimdi.


Bu arada Facebook'un beraberinde getirdiği iç akımları da var. Mesela "check in" bu aralar çok "in". Kim, ne kadar geziyor herkesin haberi var. Ancak birilerini ekiyorsan o saatler içinde, dikkat etmek, heyecana kapılıp yayınlamamak lazım! Ayrıca "profile picture" durumu da var tabi. İlla yandan bakılacak ve çapkın çapkın gülümsenecek! Çok şükür ben buna kapılmadım. Alnım açık, bütün albümlerimi gezin bir tane bile bulamazsınız. Ama bir tane çirkin fotoğrafımı da bulamazsınız. Çünkü çekilen bütün fotoğraflar itina ile ayıklanır ve hep en güzelleri koyulur albümlere. E cümle Facebook görüyor neticede, karizmayı yerle bir edemem.


Bir de bu ruh hali bildirimine yarayan status güncellemeleri sinirimi bozuyor, kimseninki değil de kendiminkiler ciddi bozuyor. Günlük hayatımda da öyledir zaten, ruh halim hemen yüzüme yansır, sesimden anlaşır, hiç saklayamam, politik olamam, maske takamam, kim olursa olsun karşımdaki umurumda olmaz, aynı şeffaflıkla Facebook statuslerime de yansıyor hadise ama gerçekten saçma ve tehlikeli, bir şekilde vaz geçmek lazım ama sanki içimde gizli bir güç beynimden parmaklarıma hızla akıyor ve BB veya bilgisayarımın klavyesinden sizlere ulaşıyor. Yani her türlü yakalanıyorum, kendimi ele veriyorum, gönüllü olarak hem de!


Gördüğün gibi tam bir Facebook kızıyım sevgili okuyucu, biliyorum aranızda benim gibi bu illete yakalanmış niceleriniz var, dozu farklı olsa da sonuç aynı. Hepimize, en başta kendime acil şifalar diliyorum. Herşey dozunda güzel:) Ama elimde değil, seviyorum:))) Hadi bakalım buyur buradan yak!



Bloggerın notu: Facebook illetini yazdığım bu postu size Facebook aracılığı ile ulaştırmış olmam da ayrıca şahane:)

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yaz, Yaz, Yaz...





Ben Mart doğumluyum, yani bir kış çocuğuyum ama günahım kadar sevmem kış mevsimini. Kat kat giyinmek zorunda kalırsın, benim gibi zaten ufak-tefek (en azından artık ufak-tefek) fazlalıkların varsa o kıyafetlerle iyice kalın gözükürsün. Dışarı çıktığında takır takıt titrersin, yani ben çok üşüyen bir insanım ve nefret ediyorum bundan. İki dirhem bir çekirdek giyinip çıkarsın, işe ya da randevuna gidene kadar rüzgardan ne saç kalır ne baş, yağmurdan-kardan ne kıyafet... Bir kahve keyfin vardır o da gelen sigara yasağından sonra kapı önlerinde zavallılar gibi dikilirken keyiften çok eziyet haline gelir... Daha yüzlerce sayabilirim...



Ama yaz öyle mi:)

Tiril tiril giyinirsin, omuzlarını özgür bırakırsın, ılık rüzgar süzülür üzerlerinden.

Yaz konserleri yaz gecelerinin belki de en keyifli yanıdır. Açık havada sevdiğin şarkıları avazın çıktığı kadar bağırarak söylersin, içini boşaltır, rahatlar, mutlu olur, evine gider mutlu, mutlu uyursun.

Pazar sabahları deniz kenarlarında günümüz moda deyimiyle brunchını alırsın. Saatlerce sürer, sabah sabah buz gibi karpuz yemenin hazzını yaşarsın.

Tatile gidersin, tatile:))) Benim gibi bir Bodrum aşığıysan kendini ilk fırsatta atıveririsin Ege'nin incisine. İskelenin üzerinde sezlongunda denize doğru uzatır ayaklarını, bilmem kaç faktörlü yağınla parlattığın vücudunu güneşe teslim edersin.

Denize girmenin tadına varırsın. Belki de dünya üzerinde vücudunu en özgür kılabildiğin yer olan suyun içinde türlü türlü maskaralıklar yaparsın. Uzaklara yüzersin, yüzersin... Çok yoruldun mu sırt üstü yatar dinlenir, sonra kaldığın yerden devam edersin. Buruş buruş olunca ancak çıkarsın sudan.

Bizim gibi Anadolu yakası çocuklarının en keyif aldığı yaz aktivitesini yaz boyunca defalarca tekrarlarsın, yani Caddebostan'a iner, örtünü alır, üzerine uzanır saatlerce yayım yayım yayılırsın. Şehrin yanıp-kavrulduğu saatlerde, sen denizden gelen serin rüzgarla saçlarını savurursun.

Ayaklarını seviyorsan eğer senin için ayrıca mutluluk kaynağı olur yaz. Pedükürünü yaptırır, renk renk terliklerini, stilettolarını giymenin tadını çıkarırsın.

Uzakta, başka ülkelerde, kıtalarda yaşayan, dostun, akraban, sevgilin varsa onlara kavuşursun, bütün sene sızlayan burnunun direği nihayet huzura erer...

Ve eğer şanslıysan, bir de bütün bunların üzerine aşık olursun! Sevgilinle kumların üzerinde, deniz kenarlarında elele yürür, huzurdan Nirvana'ya erer, aleme havanı atarsın:)


Daha sayayım mı sevgili okur:)


Seviyorum işte seviyorum yaz mevsimini, hem de çok. Yüzüm çoğu zaman gülüyor, cildim bir başka güzelleşiyor, halim tavrım değişiyor, seviyorum işte:)


Aşağıdaki iki linki tıklayarak okursan daha bir etkili olur, daha bir coşarsın, nacizane tavsiyemdir, bence değerlendir.



Öperim hepinizi...




24 Temmuz 2011 Pazar

Kalp unutur...


Günlerce süren koşuşturmacanın sonunda, tam da üzerine düşenlerin hepsini yapmış olmanın huzuruyla derin bir "ohhh" çekecekken, suratında tokat gibi patladı karşısındaki adamın ağzından çıkan o cümle. Ne yapacağını bilemedi, sebebini bilemedi, sadece oradan gitmek istedi... Gecenin bir yarısı uğraştı, uzaklaşmak istedi, olamadı, çaresiz bekledi...

Hayal kırıklığı denen duygu gerçekten yaşa, başa, erkeğe, kadına hiç bakmıyor. Eğer gerçek duygularla bağlıysan karşındakine, bazen ağızdan çıkan tek bir laf, bazen tek bir ters bakış seni paramparça edebiliyor. Sonra zaman geçiyor, olay soğuyor, konuşmalar-görüşmeler bir şekilde devam ediyor. Yine de malesef birşeyler hep eksik, kırık kalıyor. İlişkiyi tekrardan onarmak yıllar sürüyor. Tekrardan içinden gelerek sımsıkı sarılman yıllar alıyor. Ama sonunda oluyor. Gerçek duygularla bağlıysan karşındakine kalp eninde sonunda unutuyor... O yüzden sen ve o hep diğerlerinden farklı ve özel kalıyorsun. Araya ister sözler girsin, ister zaman, ister insanlar, ister yollar... Bazı şeyler ne olursa olsun aslında hiç değişmiyor... Sen de inan.