27 Ağustos 2016 Cumartesi

Med Cezir

Aklıma hep ayrılık cümleleri geliyor. Ne yazsam altından ayrılık çıkıyor. Fark etmeden oluyor. Bakıyorum bir paragraf olmuş. Bir paragraf "Ayrılık"! Yok artık! Hemen siliyorum. Kalkıyorum masadan. Bir su içip geliyorum mesela. Açıyorum penceremi önümde uzanan ağaçlara bakıyorum. Bir şarkı dinliyorum sonra, ikimizin sevdiklerinden. Söylüyorum da aynı zamanda. Kendi sesimle aklımdan geçenleri susturmayı deniyorum. Hiç biri işe yaramazsa bir fotoğrafına bakıyorum. O zaman kaçıp gidiyor korkak ayrılık cümleleri. Rahatlıyorum. Cansız bir bakışınla sakinleşiyorum. Cansız bir bakışınla... Oysa ki aynen şarkıdaki gibi bir kıyı meyhanesinde eskimek istiyor canım seninle. Baka baka eskimek gözlerine.... Kah gülerken, kah ağlarken, belki de kapatarak gözerimi tam da sen beni öperken...

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Baba gibi...

Geçen yıl ailemizde çok üzücü bir kaybımız oldu. İnsan doğduğu günden beri tanıdığı, sevdiği, yakın olduğu birini kaybedince gerçekten çok büyük yoksunluk hissediyor. Kendisi reklam kokan hareketlerden hoşlanmayan, sade ve ağır bir beyefendi olduğundan ismini vermeden yazıyorum. "Çok sevdiğimiz aile büyüğümüz" diye tanıtabilirim.

Tanıdığım en kendine has insanlardan biriydi gerçekten. Bir tarafı aşırı ciddi, daima alçak tondan, ağır cümlelerle konuşan bir karakteri sergilerken diğer yanı çok çok neşeli, aşırı girişken, insanları şakalarıyla gülmekten yerlere yatırırken kahkahalarıyla da kulaklara neşe saçan bir adamı yaşatırdı. Başarılı iş adamı, iyi koca, ilgili baba, çok çok iyi dost...

Bir insanı böyle bir paragrafla anlatmak elbetteki büyük haksızlık ve hiç yeterli değil, ben sadece aklınızda çok genel de olsa bir resim belirebilsin diye ufak ip uçları vermiş oldum size aslında.

O benim için hep büyük destekti. Şahsen maddi hiç bir bağım yoktu kendisiyle, bu değil söylemek istediğim. Manevi olarak her zaman büyük güvenceydi. Babasını kaybetme endişesini bünyesinde yüksek dozda yaşayan bir kız çocuğu olarak onun hep babamdan sonra bizi bırakıp gideceğini ve o zor günlerde ona sığınabileceğimi düşünürdüm. Ama işte o bizi düşündüğümden çok daha erken bırakıp gitti.

Ondan ayrılalı 1 sene 7 ay oldu. Kaybettiğimiz günden beri her fırsatını bulduğumda ziyaretine gidiyorum. Oturuyorum, bir sigara yakıyorum sonra başlıyorum konuşmaya. "Başıma şu geldi, bu geldi, sen oralardan görüyorsundur, bana akıl ver, rüyama gir bir şey yap" diyorum. Rahatlatıyor bu beni. Bir de benim gibi yakınlarını kaybetmekten çok korkan biri için sık sık ona gitmek belki de bu korkumu daha yaşanır hale getiriyor. Yani artık mezarlıklardan eskisi kadar korkmuyorum. Fiziksel korku değil, yani karanlıkta bile girerim oralara, sorun değil. Benimki orada birini bırakıp çıkmak zorunda olma korkusu. Onun kaybıyla yavaş yavaş buna da alışıyorum galiba. Sanıyorum bana babalığını son kez ama belki de kafamdaki, ruhumdaki en büyük soruna yardımcı olarak yapıyor. Umarım o da benim, bizim, geride bıraktıklarının onu hala ne kadar düşündüğünü, andığını, özlediğini hissedebiliyordur... Işıklar içinde olsun...

11 Ağustos 2016 Perşembe

Sudan bir sebep...

Deniz kenarında büyüdüm ben. O zamanlar Anadolu yakasında henüz sahil yolu falan yok. Önü iskele ve kumsal olan evimiz Göztepe'de. Şimdiki İstanbul'da hayal edilemeyecek bir lüks. Ben mini mini bir kız çocuğuyum. Havalar ısınmaya başlayınca anneler ve çocuklar hep iskelede. Yaz manzaraları hep böyle bizim orada.

Sonra mevsim dönüyor, kış geliyor. Evimizin çok ama çok büyük camları var. Çok iyi hatırlıyorum. Özellikle yağmur yağdı mı ben hep pencere kenarında. Uzun uzun oturup seyrediyorum. Uzun uzun uzaklara bakıyorum. Bu arada yaş 4 falan. Bu uzun yıllar böyle devam ediyor, ta ki sahil yolu inşaatı başlayana dek. O inşaatla birlikte babam "bu inşaatı kafamız kaldırmaz" diyor ve biz de Suadiye'deki evimize geçiyoruz.

Yıllar geçiyor, büyüyorum. Huyum suyum değişiyor, birçok şey değişiyor ama benim denizle aramdaki ilişki hiç değişmiyor. Hala yağmur yağdığı zaman evimin penceresinden denize bakmayı seviyorum, deniz kenarında olmayan ama uzaktan da olsan denizi görebilen evimin pencerelerinden. Hala kafam bozuk olduğu zaman deniz kenarında alıyorum soluğu. Sanki bir tek orada rahatlayabiliyorum. Yanımda biri varmış yokmuş, hiç önemli değil, hatta olmasa daha bile iyi belki. Hala uzun uzun bakıyorum. Çocukluk alışkanlığım bugün artık ruhumu dinginleştirmenin bir yolu benim için. Ve elbette en çok deniz kenarında kurulan bir sofrada sevdiklerimle iki kadeh atıp iki lafın belini kırmayı seviyorum. Uzun uzun sohbet etmeyi ve hatta gecenin sonuna doğru denizden gelen nemin saçımı bozmasını bile seviyorum.

Kenarında bu kadar mutlu olduğum bu büyük su birikintilerinin üzerinde olmak beni ayrıca acayip mutlu ediyor. İster bilmem kaç direkli tekne olsun, ister balıkçı sandalı, inanın hiç fark etmiyor. Gece suyun üzerine vuran yakamozu, yakamozun içinden geçerek izlemenin keyfini başka hiçbir şey vermiyor. Şu yaptığım tasvirden sonra şu an karada olduğum için inanın yüreğim burkuluyor:) Benim bu arsız yüreğim de ne kolay burkuluyor! Sevdiği, istediği herşey her an kavuşması imkanlı olsun istiyor. Büyümüyor. 4 yaşında evinin penceresinden yağmuru seyreden kız çocuğu, belki çok klişe gelecek size ama gerçekten yerli yerinde duruyor. Ben de büyümesin diye gözünün içine bakarken onu denizlerle kandırıyorum. Aslında bütün mesele bu...


9 Ağustos 2016 Salı

Ege havası...

Yelkovan akrebi daha mı hızlı kovalıyor gece olunca?
Saat kaç olmuş, haberim yok.
Denizin kenarında dalga sesleri dinlediğim şarkılara karışmış.
Ege'nin tatlı havası tenimde, içkim serin, sigarama eşlik etmiş.
Ve ben koca bir arşivi okuyorum son bir kaç saattir.
Ne kadar çok yazmışım, ne kadar çok, beni bile şaşırtacak kadar çok.
Bazı satırları tekrar tekrar okuyorum, gerçekten ben mi yazmışım?
Yoksa mesela Oğuz Atay'dan mı aşırmışım?
İnsan ilhamını nereden alıyor?
Hasretten mi mesela?
Yoksa bir kavuşma anında yaşanan ve tadı başka hiç bir şeyden alınamayan o duygudan mı?
Yoksa imkansız mı insanı şair ediyor?
Bazı şeylerin yerini hiçbir şey tutmuyor.
Yine de insan "o" bazı şeyler kendinde kalsın istiyor.
Kimse bilmesin, ileri geri konuşmasın.
Çünkü hayat böyle bir şey.
Zamanında ileri geri konuştuklarını bir gün geliyor altın tepside sana sunuyor.
O saatten sonra sıkıyorsa geri gönder.
Hepimiz faniyiz.
Hangimiz o kadar güçlüyüz?
Öğrendim, ben değilim.
Bitti mi?
Bitmediğini öğrenecek kadar yaşadım.
Ne sen ne de ben vakıfız  başımıza gelecek bir sonraki hikayeye.
İnandım alın yazısına.
Hayatın sadece senden sonra geleceklerin sonunu bileceği bir oyun.
Ya tadını çıkar ya da endişelen dur içinde sana biçilen rolü oynarken.
Bir de, ben seni çoktan unuturdum, inan çoktan!
Ahh bu şarkıların gözü kör olsun!