22 Ağustos 2016 Pazartesi

Baba gibi...

Geçen yıl ailemizde çok üzücü bir kaybımız oldu. İnsan doğduğu günden beri tanıdığı, sevdiği, yakın olduğu birini kaybedince gerçekten çok büyük yoksunluk hissediyor. Kendisi reklam kokan hareketlerden hoşlanmayan, sade ve ağır bir beyefendi olduğundan ismini vermeden yazıyorum. "Çok sevdiğimiz aile büyüğümüz" diye tanıtabilirim.

Tanıdığım en kendine has insanlardan biriydi gerçekten. Bir tarafı aşırı ciddi, daima alçak tondan, ağır cümlelerle konuşan bir karakteri sergilerken diğer yanı çok çok neşeli, aşırı girişken, insanları şakalarıyla gülmekten yerlere yatırırken kahkahalarıyla da kulaklara neşe saçan bir adamı yaşatırdı. Başarılı iş adamı, iyi koca, ilgili baba, çok çok iyi dost...

Bir insanı böyle bir paragrafla anlatmak elbetteki büyük haksızlık ve hiç yeterli değil, ben sadece aklınızda çok genel de olsa bir resim belirebilsin diye ufak ip uçları vermiş oldum size aslında.

O benim için hep büyük destekti. Şahsen maddi hiç bir bağım yoktu kendisiyle, bu değil söylemek istediğim. Manevi olarak her zaman büyük güvenceydi. Babasını kaybetme endişesini bünyesinde yüksek dozda yaşayan bir kız çocuğu olarak onun hep babamdan sonra bizi bırakıp gideceğini ve o zor günlerde ona sığınabileceğimi düşünürdüm. Ama işte o bizi düşündüğümden çok daha erken bırakıp gitti.

Ondan ayrılalı 1 sene 7 ay oldu. Kaybettiğimiz günden beri her fırsatını bulduğumda ziyaretine gidiyorum. Oturuyorum, bir sigara yakıyorum sonra başlıyorum konuşmaya. "Başıma şu geldi, bu geldi, sen oralardan görüyorsundur, bana akıl ver, rüyama gir bir şey yap" diyorum. Rahatlatıyor bu beni. Bir de benim gibi yakınlarını kaybetmekten çok korkan biri için sık sık ona gitmek belki de bu korkumu daha yaşanır hale getiriyor. Yani artık mezarlıklardan eskisi kadar korkmuyorum. Fiziksel korku değil, yani karanlıkta bile girerim oralara, sorun değil. Benimki orada birini bırakıp çıkmak zorunda olma korkusu. Onun kaybıyla yavaş yavaş buna da alışıyorum galiba. Sanıyorum bana babalığını son kez ama belki de kafamdaki, ruhumdaki en büyük soruna yardımcı olarak yapıyor. Umarım o da benim, bizim, geride bıraktıklarının onu hala ne kadar düşündüğünü, andığını, özlediğini hissedebiliyordur... Işıklar içinde olsun...

11 Ağustos 2016 Perşembe

Sudan bir sebep...

Deniz kenarında büyüdüm ben. O zamanlar Anadolu yakasında henüz sahil yolu falan yok. Önü iskele ve kumsal olan evimiz Göztepe'de. Şimdiki İstanbul'da hayal edilemeyecek bir lüks. Ben mini mini bir kız çocuğuyum. Havalar ısınmaya başlayınca anneler ve çocuklar hep iskelede. Yaz manzaraları hep böyle bizim orada.

Sonra mevsim dönüyor, kış geliyor. Evimizin çok ama çok büyük camları var. Çok iyi hatırlıyorum. Özellikle yağmur yağdı mı ben hep pencere kenarında. Uzun uzun oturup seyrediyorum. Uzun uzun uzaklara bakıyorum. Bu arada yaş 4 falan. Bu uzun yıllar böyle devam ediyor, ta ki sahil yolu inşaatı başlayana dek. O inşaatla birlikte babam "bu inşaatı kafamız kaldırmaz" diyor ve biz de Suadiye'deki evimize geçiyoruz.

Yıllar geçiyor, büyüyorum. Huyum suyum değişiyor, birçok şey değişiyor ama benim denizle aramdaki ilişki hiç değişmiyor. Hala yağmur yağdığı zaman evimin penceresinden denize bakmayı seviyorum, deniz kenarında olmayan ama uzaktan da olsan denizi görebilen evimin pencerelerinden. Hala kafam bozuk olduğu zaman deniz kenarında alıyorum soluğu. Sanki bir tek orada rahatlayabiliyorum. Yanımda biri varmış yokmuş, hiç önemli değil, hatta olmasa daha bile iyi belki. Hala uzun uzun bakıyorum. Çocukluk alışkanlığım bugün artık ruhumu dinginleştirmenin bir yolu benim için. Ve elbette en çok deniz kenarında kurulan bir sofrada sevdiklerimle iki kadeh atıp iki lafın belini kırmayı seviyorum. Uzun uzun sohbet etmeyi ve hatta gecenin sonuna doğru denizden gelen nemin saçımı bozmasını bile seviyorum.

Kenarında bu kadar mutlu olduğum bu büyük su birikintilerinin üzerinde olmak beni ayrıca acayip mutlu ediyor. İster bilmem kaç direkli tekne olsun, ister balıkçı sandalı, inanın hiç fark etmiyor. Gece suyun üzerine vuran yakamozu, yakamozun içinden geçerek izlemenin keyfini başka hiçbir şey vermiyor. Şu yaptığım tasvirden sonra şu an karada olduğum için inanın yüreğim burkuluyor:) Benim bu arsız yüreğim de ne kolay burkuluyor! Sevdiği, istediği herşey her an kavuşması imkanlı olsun istiyor. Büyümüyor. 4 yaşında evinin penceresinden yağmuru seyreden kız çocuğu, belki çok klişe gelecek size ama gerçekten yerli yerinde duruyor. Ben de büyümesin diye gözünün içine bakarken onu denizlerle kandırıyorum. Aslında bütün mesele bu...