3 Ekim 2016 Pazartesi

Bir şehri affetmek...

1995 yılında, 18 yaşında bir genç olarak, ailesinin başının etini yemiş ve bavulumu toplayıp Ankara'ya gitmiştim. Bavulumda en kalın kazaklarım, montlarım ve bir de taptaze ümitlerim vardı. Artık liseli değildim. Koskoca üniversiteli insandım artık. Ne büyük heves, ne büyük heyecandı benim için, hala hissiyatını hatırlayabiliyorum.

1997 yılında, 20 yaşında bir genç olarak, Ankara'ya dayanamamış ve bavulumu toplayıp aileme, sıcak yuvama, çok sevdiğim İstanbul'a geri dönmüştüm. Bu kez bavulum çok dolu değildi. Sadece kazaklar ve montlar vardı zira giderken yanımda götürdüğüm ümitlerimin hepsini Ankara'da bırakmak zorunda kalmıştım.

Okulda aradığımı bulamamıştım, en yakın arkadaşım feci halde canımı sıkmıştı ve  çok aşık olduğum adamla bir türlü birbirimizi doğru anlayamamıştık. Ankara beni sevmemişti... Ben de onu!

O zamandan beri Ankara benim için hep "Gri şehir" oldu. İyi anılar bile yetmedi onu benim gözümde aklamaya çünkü gerçekten o zamana kadar tatmadığım her türlü üzüntüyü tanıyarak dönmüştüm İstanbul'a. Sonra da neredeyse bir daha hiç gitmedim. Belki bir iki kere, onlar da hatırlanmayacak kadar flu zaten gözümde.

Bu "Gri şehir" bana tek bir kıyak geçti. Bana şahane Ankaralı arkadaşlar kazandırdı. Hem kendileri hem de aileleri orada olduğumuz müddetçe hep kol kanat gerdiler bize. Ben İstanbul'a döndükten sonra da hep iletişimde kaldım onlarla. Kimisiyle bire bir, kimisiyle de haberlerini başkalarından almak kaydıyla. Uzun yıllar göremesem de içimde hiç soğumadılar.

Geçen hafta sonu atladım arabaya ve her seferinde konuşulan "Ay gelsen ya sen de, ne zaman geleceksin?" cümlelerine bir son verdim. İnanmazsınız ama Ankara beni bu sefer güneşli yüzüyle karşıladı, sıcacık. Hiç kopmasam da yıllardır aynı masada oturamadığım arkadaşlarımla sonunda bir araya gelebildim. Çok ama çok keyifli saatler geçirdim. Kaldığımız yerden devam ettik. Hayatlarımız ne kadar değişmiş olsa da frekanslarımız hiç kaymamış. Bunun keyfini çıkardım her biriyle konuşurken tekrar tekrar. Onlarla konuşurken daha da bir fark ettim ki, hayatının nereye gideceğini bilemeyen, kalbi kırık, göz yaşı kirpiğinden düşmeye hazır bir kız olarak çıkmış olduğum Ankara'ya, her işini halletmiş, bir baltaya sap olmuş ve hayatı daha iyi anlamış biri olarak geri dönmüştüm.

Size bu yazdıklarımın çoğu Ankara'nın içindeki yoğun programım sırasında araba kullanırken geçti aklımdan. İstanbul'a doğru yola çıkarken yanımdaki arkadaşıma anlatmaya başladım içimden geçenleri. Sonra yavaş yavaş yaşlar süzüldü gözlerimden, yavaş ama sık sık. "Biliyor musun, yıllardır süren hesabı kapattım, ben Ankarayı affettim sanırım" diye çıkıverdi ağızımdan. Gerçekten de tam olarak buydu hissettiğim. Ne bir abartı var ne de edebiyat parçalamak için yazılmış süslü cümleler. Ben sonunda Ankarayı affetmiştim! Yine de şairin dediği gibi Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü sevdim. Döndüm güzel şehrime geri geldim ama bu kez içim daha bir huzurlu olarak.

Bir şehir nasıl affedilir anlayabilmeniz için önce ona küsmeniz gerek sanırım ama umalım ki hiçbiriniz, hiçbir zaman küsecek kadar mutsuz olmasın hiçbir kara parçasının üzerinde...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder